The Cat's Meow (2001)


Biraz gerçek bir hikaye! Aslında tam bir dedikodu! Gıybetin sinema perdesine yansıması! Doğrusunu kimse bilemiyor ama herkes bişeyler saklıyor.. Çok çok önceden beri, belki 7-8 senedir izlenecekler listemde yer alan filmi, bir türlü bulamamıştım, sonunda geçen gün torrent'inin olduğunu fark edip indirdim. Beklediğime, aradığıma, bulduğuma değdi.

1924 senesi; Sinema sektörünün önemli isimlerinden, Cosmopolitan Pictures film yapım şirketinin sahibi W. R. Hearst'in haftasonu gemi gezisine konuk oluyoruz. Aynı zamanda yönetmen Thomas Ince'in doğum günü organizasyonu olan bu gezi için bir grup davetli lüks gemicikte keyiflerince eğlenmeye gelmiş. Organizasyonu, yani pastayı getirin, şu müzikleri çalın kısmını, Hearst'in sevgilisi aktris Marion Davies üstleniyor, ev sahibesi konumunda kendisi. 10-12 kişilik bu grubun içinde henüz en büyük filmlerini yapmamış bir Charlie Chaplin var.


Chaplin, çapkınlığıyla, genç ve güzel kadınlara düşkünlüğüyle meşhurdur. Marion da ziyadesiyle güzel bir hanımefendidir. Zaten öncesinden beri bir münasebetleri vardır, herkes biraz şüphelenmektedir, W. R.'ın da gözü bu ikilinin üstündedir. Seyahat boyunca Charlie ve Marion'un çapkın bakışları en çok Thomas'ın dikkatini çekmektedir. Aslında Thomas, Hearst'e ortaklık teklif eder ama tam bir cevap alamaz; ve bu yasak aşkı ayyuka çıkararak W. R.'ın gözüne girip, ortaklık konusunda elini güçlendirmek ister.

Danslar, yemekler, oyunlar, her şey çok güzel gider. Ama biliyoruz ki o hafta sonu bu gemicikte bir kişi öldürülecek ve bu konu sır olarak kalacaktır.


Aşırı keyifli, gerilimi, gizemi dozunda, hatta gayet romantik bir anlatım. Steven Peros'un yazıp usta aktör&rejisör Peter Bogdanovich'in yönettiği filmin festival ve çeşitli törenlerce görmezden gelinmesini aklım almadı. Film hakkında bişey bilmesem ve yönetmeni Woody Allen deseler yerdim ve şunu eklerdim, "Çok güzel ama diyalogları kendi yazmış olamaz!" Diyaloglar dışında her şey Woodyvari yani, müziklerden kamera hareketlerine, oyuncu seçiminden olay örgüsüne kadar bir benzerlik. Çok beğendim 8/10 puan verdim.

W. R.'ı usta aktör Edward Herrmann, güzel Marion'u Kirsten Dunst, Chaplin'i Eddie Izzard ve Thomas Ince'yi Cary Elwes oynuyor. Dördü de çok tatlı!


Ayrıca biliyor musunuz ki W. R.'ın beyaz perdeye taşınan ilk vukuatı bu değil?! Film şirketinden ayrı Hearst Newspapers markası altında pek çok yayın organı bulunan bir şirketin de sahibiydi Hearst. Bir gazetecilik hikayesi olan meşhur film Citizen Kane (1941) de yine W. R.'ın ilişkili olduğu bir konuyu anlatmakatdır. Yani döneminin çok iş çeviren, çok konuşulan bir ismidir.

16 Mart 2020
Oku..

Contagion (2011)


Dean Koontz'un The Eyes of Darkness romanı malumunuz üzere bu sıralar epeyce popüler. Konudan hiç haberi olmayanlar için: 81'de yayımlanan bu korku-gerilim romanında, Çin'de bir laboratuvarda biyolojik silah olarak üretilen bir virüsün kaza sonucu Çin'in elinde patlamasıyla dünyayı ele geçiren Wuhan-400'den bahsediliyor. Bu virüsün dünyaya yayıldığı zaman da 2020 civarı olarak belirtiliyor. Buradan yola çıkarak bunun planlı bir komplo olduğunu düşünenler var. Öte yandan bu kitaptan olduğu iddia edilen sayfaların aslında başka başka kitapların sayfaları olduğu konusunda uyarılar da gecikmedi. 2020'yi işaret eden sayfanın aslında konudan alakasız bir başka romana ait olduğuna dikkat çekenler oldu. Yani aslında The Eyes of Darkness'ta sadece Çin'de ortaya çıkan bir virüs konusu geçiyor ki; bazıları da kitabın ilk baskılarında olayın Çin'de dahi geçmediğini öne sürüyor. Kesinlikle okumayan, dedikodularla yetinen insanlar olarak tüm bildiklerimiz bunlar!


Dünyayı saran virüsler, salgın hastalıklar hakkında tek eser elbette The Eyes of Darkness değildi. Muhtemelen Marion Cotillard vesilesiyle bulup, Ağustos 2012'de izlediğim ve 'normal' olduğunu düşünerek 5/10 puan verdiğim Contagion (2011). Birisi twitter'da "Sakın izlemeyin, psikolojiniz bozulur!" uyarısıyla paylaşmış filmin posterini.. O an düşündüm, ne vardı ki ya o filmde diye, hatırlayamadım, mecbur açtım izledim tekrar.


Başka yerde aramaya gerek yok efendim, buyrun, Contagion (2011) günümüzü anlatıyor zaten bize, üstelik kaç sene önceden. Şu an yaşadığımız olaylar; virüs nedir, nasıl ortaya çıkar, nasıl yayılır da insanlık nasıl yok olmaya meyil alır... Gerçekten, bu kafayla izlendiğinde moral bozucu olabiliyor. İlk izlediğimde 5 verdiğim filmi bu gözle tekrar izleyip 8'e çıkarıyorum puanımı, çünkü artık etkileyici bir film oldu. Tıpkı günümüzde bazı kült filmlerin gösterildiği yıl ilgi görmemesi gibi. Şartlar değişiyor, sonuçlar elbette değişecek. Scott Z. Burns'ın senaryosunu yazdığı filmi Steven Soderbergh yönetiyor.

İşin ilginç tarafı mesele yine Asya'da patlıyor, yine yarasaların başının altından çıkıyor. Amerikalı bir iş kadını olan Beth, iş seyahatinden çok yorgun dönüyor. Ve biz, Beth, Japonya'dan New York'a gelene kadar kimlerle temasta olduğunu izliyoruz. 2 gün sonra belirtiler başlıyor. Çok kısa sürede çok etkili bir salgına dönüşüyor. MEV-1, tıpkı gerçeğimiz COVID-19 gibi mutasyona uğrayarak tedavisinin bulunmasını zorlaştırıyor.


Ayrıca filmde, insanların panik halinden faydalanıp yalan haberlerle zengin olmaya çalışanlar da unutulmamış. Blog yazarı Alan, takipçileriyle, hasta olduğunu ve bir ilaç deneyeceğini paylaşıyor. Ertesi gün, bakın çok sağlamım ilaç işe yaradı, diyor. Ve çok zengin oluyor. Korona için internette dolaşan yok sarımsak iyi geliyor, yok kolonya en büyük silah diyerek bazıları cebini dolduruyor. En son şey gördüm ya "evde kendi dezenfektanınızı yapın! şu deterjanla bilmem ne yağını karıştırıp.." falan diye.. Milletin başına bir şey gelecek sonunda.

Filmi tavsiye ederim aslında, çok güzel detaylar var ama çok evhamlı bir tipseniz daha filmi izlerken yutkunmakta zorlandığınızı hissedeceksiniz, ateşiniz çıkacak, psikolojik yansımalar.. Onun için kendine güvenen izlesin diyelim, konuyu kapatalım.. Ya da dur kapatmayalım ya, filmin sonu çok da umutsuz değil aslında, sürpriz bozmak istemem ama umarım biz de böyle bir şekil muvaffak oluruz. Fakat mutasyona uğrayıp durduğu söylenen bir MEV-1 için sonunda nasıl çözüm buldular biraz flu.. Korkutmak istemem ama öyle..


Kadroda, Matt Damon, Kate Winslett, Laurence Fishburne, Jude Law, Marion Cotillard, Gwyneth Paltrow gibi dev isimler yer alıyor. Onlarla oynama şerefine erişen isimler ise şöyle: Monique Gabriela Curnen, Grace Rex, Anna Jacoby-Heron ve Sanaa Lathan..

15 Mart 2020
Oku..

Crypto (2019)


Kripto para işleyişini, Bitcoin mevzusunu öğrenmeye/anlamaya aşırı niyetliyim, çözmem lazım, çok gerisinde kalıyorum bazen teknolojik gelişmelerin. Zira Bitcoin denilen şey çok da yeni bir mevzu değil, yıllardır millet kullanıyor ama ben dahil bir çoğumuz hala nasıl işlediğini kavrayabilmiş değiliz. Yok, koydum kafaya.. Birkaç yazı okudum, daha etkili olduğuna inandığım video anlatımlara, filmlere dadandım. Soruyordum arkadaşlara, "Var mı Bitcoin hikayesi anlatan filmler?" Konuyu hikayeleştirip anlatınca daha kalıcı oluyor ya...

Çok öyle elle tutulur bir iş yok galiba henüz. Bu filmi buldum işte, Bitcoin'le ticaret var bir kenarından; bir de Deep Web (2015) diye bir belgesel yapılmış zamanında, asıl konu Bitcoin değil daha Bitcoin kullanılan bir mecra mercek altında! İllegal internet alışverişi yapılan silkroad.com'un kurucusu ve yöneticisi Ross Ulbricht'in uğradığı hukuksal durumlar anlatılıyor. Deep web denen kavram, şu an bu yazıya ulaşabildiğiniz web'in görünmeyen yüzü demek. Belirli internet tarayıcılarının erişebildiği bu alanda Bitcoin gibi dijital ve kaynağı takip edilemez paralar kullanılıyor çünkü daha çok illegal alışveriş siteleri deep web'te bulunuyor. Mesela internetten uyuşturucu siparişi verebiliyorsunuz, kiralık katil tutabiliyorsunuz falan.. Ve kimliğiniz gizli kalıyor. İşte Ulbricht yakalanmış bir şekilde ve suçları ispatlanamamasına rağmen yıllardır hapiste falan diye anlatılıyor. Belgeselde sadece -burada Bitcoin kullanılıyor- diye bahsediliyor, nasıl işlediğiyle ilgili bir mevzuat yok. Geç.


Crypto (2019), küçük bir kasabadaki mütevazı bir sanat galerisinin banka hesaplarındaki saçmalık ekseninde genişliyor. NewYork'ta bir bankanın yetenekli çalışanlarından biri olan Martin, düzenlediği bir raporu acaba rakip firmalara mı satıyor şüphesiyle sürgün ediliyor. Nereye, aynı bankanın küçük bir kasabadaki şubesine.. Kaderine razı olup işine gücüne odaklanan Martin, bir Rus Mafyasının kasabanın sanat galerisinin hesabıdnan para akladığını fark ediyor. Aslında bütün işlem Bitcoin'le yapıldığı için başta sadece bir acayiplik olduğunu anlıyor ama olayı Bitcoin canavarı kankisi Earl çözüyor. Burda da aslında Bitcoin'in nasıl kullanıldığı anlatılmıyor. Sadece var yani.. Hay skem. Geç.

Yok abi bu filmlerle Bitcoin anlamak çok zor! Varsa tavsiyeniz alalım..


Bu arada filmde Beau Knapp baş rolde, Kurt Russell da kadrodaki tek ünlü oyuncu. Filmde ünlü olmaması güzel kızlar olmadığı anlamına gelmiyor: Alexis Bledel, Malaya Rivera Drew ve Jill Hennessy oynuyor.. Üçü de tatlı kadınlar.. Ayrıca Thor'un abisi Luke Hemsworth da ekipte; Martin'in abisi rolüyle karşımızda..

15 Mart 2020
Oku..

The Five-Year Engagement (2012)


İlişki irdelenen, bir de bu hikayeye kulak verin denen bir başka örnek. Gün geçmiyor ki, bir şanslı çiftin daha hayatları sinema perdesine taşınmasın. Gerek kurgu, gerek reel kişilikler olsun, başka başka şeyler yaşanıyor vallahi şu hayatta. Bazen çok abartılarak anlatılan, bazen normal seyri abartı olan onlarca hikayeden biri. Demeye çalıştığım şey, sıradan bir film, öne çıkaracak bir özelliği yok. Sadece oyuncularından varsa ilginizi çeken izlemeniz için artı olabilir.


Nicholas Stoller'ın yönettiği filmin senaryosunu, yönetmenle beraber baş rol oyuncusu Jason Segel yazmış; Segel'a tatlı nişanlısı rolüyle eşlik edip baş rolü paylaşan Emily Blunt ve etraflarındaki renkli karakterlere hayat verenler ise, Chris Pratt, Alison Brie, Dakota Johnson, Mindy Kaling ve Rhys Ifans... Kadroda yer alan Dakota Johnson umut vaat etmeye devam etmiş.

Tom ve Violet, evlenmeyi planlayan mutlu bir çifttir. Tom, epey hazırlık yapmış, çalıştığı restoranın terasında masa kurdurmuştur. Violet zaten teklife dünden razıdır, evet evet, nişanlanırlar. Sonra Violet'in üniversite işinden dolayı bir süreliğine Michigan'a taşınması gerekir; Tom restoran şefi olacakken, Violet'in yanında olmak için istifa eder, sevdiği kadının dizinin dibinde olmak ister. Bu yeni şehire alışmak, ilişkiyi diri tutmak, nişanlılığı sürdürmek o kadar da kolay olmaz.


Hiçbir ilişkide hiçbir şey hiçbir zaman kolay olmaz zaten, her şey emek ister, anlayış ve biraz da şans belki.. Evet, tahmin edilebilir bir şekilde bu film mutlu sona programlanmış ama hayatta her şey böyle olmuyor. Ama en azından keyifle izlenebilir böyle filmler seçerek, ufak tefek ders çıkarma nöbetleri eşliğinde bir takım aşklardan ve aşıklardan faydalanılabilir.

10 üzerinden 5 bir film, tam bir idare eder; çünkü süresi biraz uzun, gerçi sıkmıyor ama dolu dolu da geçmiyor. Dileyene tavsiye!..

15 Mart 2020
Oku..

The Social Network (2010)


Neymiş, onun fikri değildi, çaldıydı, çırpttıydı; geçin arkadaş bu işleri, herkesin derdi para koparmak!.. 10 sene geçti üstünden, zaten yeterince konuşuldu film, benim de üçüncü izlemem sanırım. Önceki izlediklerimden aklımda kalan şey, elemanın çok hızlı konuşması ve altyazı takip ederken bazı şeyleri kaçırıyor gibi hissetmem, bi dahakine Türkçe dublaj izleyeyim ki iyice pekişsin diye düşnmem! Dublajlı açtım bu sefer, daha ilk sahne bitmeden döndüm orijinal diline, siz de sakın yapmayın, filmleri orijinal dilinde izleyin..


Filmde olanı biteni anlatmak değil niyetim; yurt odasında, kampüsteki öğrencilerin birbirini takip edebileceği bir okul ağı olarak ortaya çıkarıp sonra onu dünya markası yapmanın anlatılacak bir tarafı yok zaten.. Hepimizin yapabileceği bi şey bu! Hangimiz milyarder olmak istedik de olamadık şu hayatta!

Filmin ilginç özelliklerinden biri, yönetmeninin David Ficher olması; çok güzel film olmasına rağmen nedense hiç Fincher filmi gibi hissetmiyorum. Ama baya güzel film. Ben Mezrich'in kitaplaştırdığı hikayeyi sinemaya taşımak için kolları sıvayan senaristin adı Aaron Sorkin. Bu çabasıyla da Oscar kazandı zaten. Sorkin'in En İyi Uyarlama Senaryo Oscar'ının haricinde film adına iki Oscar daha kazanıldı, biri Film Kurgusu diğeri Film Müzikleri.. En İyi Film adaylığı dahil toplam 8 kategoride ismi geçen film sadece bu 3 ödülü alabilmişti o gece!.. Ne geceydi ama, The King's Speech (2010) kazandı o seneyi.


Filmde Jesse Eisenberg başrolde ve bu film kariyeri için doping etkisi yaptı, sonrasında resmen uçuşa geçti eleman. Kadrodaki diğer öne çıkan isimler ise şöyle: Andrew Garfield, Justin Timberlake, Armie Hammer, Rashida Jones, Rooney Mara ve Dakota Johnson... Zaten filmi şimdi tekrar izleme sebebim de Rashide Jones, çünkü geçenlerde rol aldığı I Love You, Man (2009) filminde izleyip beğendim, bir baktım burda da oynamış. Hatırlayamadım tabii, merak ettim ne oynamış diye, özellikle onu takip ettim, çok tatlı küçük bir rolle dahil oluyormuş.. Ondan daha küçük bir rolle de Dakota Johnson var ekipte, -10 yaşında göründüğü bi filmi saymazasak- ilk filmi bu!.. Sonra aldı yürüdü biliyosunuz, bişelerin 50 tonu peşinde..


Çok fazla bilgimizi emanet ettiğimizi düşünerek güvenlik endişesi duyan ve "Artık Facebook'a çok girmiyoz ya" diyeniniz varsa 2012'den beri Instagram'ın da sahibi Facebook, ona da girmiyor olamazsınız. Bir üzücü haber daha, 2014'ten beri WhatsApp'ın sahibi de Facebook. Yani bu NewYorklu Zuckerberg'e hayatımızı teslim etmiş durumdayız. Umalım da bize kankisi Eduardo'ya davrandığı gibi davranmasın!..


14 Mart 2020
Oku..

Rock'n Roll (2017)


Ya epeydir böyle gülmemiştim, çok eğlenceli film yapmış adam. Adam dediğim Guillaume Canet, yazıp yönetip oynuyor, hatta kendisini anlatıyor. Tabii baya abartıyor. Canet'yi, efsane Jeux d'enfants (2003) filmiyle biliyoruz, -Cesaretin Var mı Aşka?- Marion Cottillard'la beraber oynayıp, hem filmi hem birbirlerini, hem de ilişkilerini efsane yapmışlardı. Böyle bir çiftin hayatını kim merak etmez ki?!


Guillaume Canet, her ne kadar aktör olarak bilinip sevilse de, aslında yazıp-yönetme konusunda da ne kadar başarılı olduğunu Les Petits Mouchoirs (2010)'la falan göstermişti. İşte bu da öyle çok başarılı, dolu dolu bir Fransız filmi olmuş. Öte yandan botoks komedisi Amerikan hatta Yeni Türkiye Sineması gibi tınlasa da gayet Fransız çalışılmış.. Üstelik işlenen konu itibariyle aşırı sürükleyici, merak uyandırıcı!


Guillaume, 42 yaşına geldiği için artık baba rolleri teklif edilen, hayatı monoton, adeta artık 'rock' olmayan biridir; aslında herkesin gözünde o usta oyuncudur, evet yaşı gereği artık baba rolleri teklif edilmektedir ve fakat çok başarılıdır, belki 'rock' değildir ama çok tatlı adamdır. Marion'la beraber çok durağan bi ilişkileri vardır; ikisi de kendini işine veren oyunculardır, ilişkilerini biraz boşlamışlardır. Ve görünüşe göre Marion, Guillaume'i biraz fazla boşlamıştır; ki Guillaume bu yaşlanma olayını biraz büyütür ve kendini modifiye etmeye başlar. Komedi de burada başlar. Gerçi öncesi de çok komik...


Gerçek mi, kurgu mu diye çok arada kalınıyor. Bazen o kadar absürt, yani gerçek olamayacak kadar saçma şeyler oluyor (absürt bu demek evet); bazen de çiftimizin gözlerinden hikayenin gerçekliği okunabiliyor. Hatta filmde bahsedildiği üzere bu filmi yapma fikri aslında -Marion'un merak edilen hayatı- imiş ama Marion'un kesin bi dille reddetmesiyle -Guillaume'in hayatı- odağa alınmış deniyor. Ama yine Marion'lu sahneler daha keyifli asdfghj

Çiftimizin tatlılığı yetmezmiş gibi onlardan başka filmde rol alan birkaç güzellik daha var: Gilles Lellouche ve Camille Rowe!.. Camille yeni keşif, not edin bu ismi bi yerlere..


13 Mart 2020
Oku..

The Yards (2000)


Filmin Türkiye dağıtımındaki adı 'Çeteler Savaşı'; filmde - bırakın çeteleri, çete yok! Tek başına bir genç çocuk, yediği kazıkların açtığı yaraları kapatmaya çalışıyor, bu. "Hiçbir şey masum bir adam kadar tehlikeli değildir." sloganı yer alıyor afişte. Haklı. Ortalama bir film, gerilim sevenler için iyi bile sayılır hatta; benim için filmin güzelliği ise günümüzde çok çılgın oyuncuların ergenliğini izleme şansı vermesi!


Mark Wahlberg'i bu filmden 3 sene öncesinde çevirdiği (film çevirmek vardı eskiden) Boogie Nights (1997)'ta izlemiş, gençliğinin güzelliğine hayran kalmıştık. Bu hikayede de yine çok tatlı, çok başarılı.. Peki 3 sene sonra çekip yine Charlize Theron'la boy gösterdiği bir diğer unutulmaz film The Italian Job (2003); yine çok güzellerdi. Ayrıca Charlize'i bu filmde kesin görmelisiniz, i-na-nıl-maz tatlı, kısa kumral saçlarıyla, neredeyse tombiksi gibi yanaklarıyla... Gelelim kadrodaki üçüncü efsane isme; bu sene Oscar alırken milletin tüylerini diken diken eden, duyardan duyara koşan, acayip adamımız, Joker'imiz, Joaquin Phoenix; inanırsanız o da çok genç, resmen çıtır üçü de!.. O zamanlar bile çıtır olmaktan çok uzak kadrodaki diğer isimler ise: James Caan, Ellen Burstyn ve Faye Dunaway..

Geçmişte işlediği bir hırsızlık suçundan dolayı epeydir hapishanede olan Leo, tahliye edilmiştir ama tekrar başını belaya sokmaması gerekir. Çok da temkinlidir. Annesinin bazı sağlık sorunları vardır ve Leo'nun acilen iş bulması gerekmektedir. Kuzeni Erica'nın sevgilisi Willie ile beraber çalışacaktır. Çok da yasal olmayan bir işe kalkışırlar ve işler istedikleri gibi ilerlemez. Bu saatten sonra Leo tek başınadır. Willie ve arkadaşları onu fena bitirmişlerdir. Öldürmediği bir tren garı görevlisini öldürmekle suçlanır. Buyurun buradan yakın!


Bu sene Ad Astra (2019) ile adından sıkça söz ettiren James Gray yönetimindeki filmin senaryosu Gray ve Matt Reeves'e ait. Ne hikaye olarak ne de yönetim başarısıyla dikkat çekiyor film, vasat gerilim ama efsanelerin gençliğini izleme fırsatı burada! Gel vatandaş gel!

11 Mart 2020
Oku..