La Belle Epoque (2019)


Yaaa, çok güzel bee, Fransızca diye demiyorum izlemesi çok keyifli bi film. Westworld (2016- ) dizisinin bize hatırlattığı Westworld (1973) filmiyle insanlığa kazandırılan bu distopik fikir pek çok mecrada defalarca işlendi. Nedir o fikir, bir insana istediği hayatı suni olarak sunabilme fikri... Westworld (1973) bunu teknolojiyle yapıyordu, insansı robotlarla kurulan bir dünyada parayı basan istediği kurguda istediği gibi yaşayabiliyordu, adam öldürme, tecavüz gibi sapkın fikirlerin yasal bir yaptırımı olmadığı bir dünyaydı burası haliyle, çünkü karşınızdakiler robottu.. La Belle Époque (2019) napıyor, olaya Avrupalı bir bakış açısı kazandırıyor ve parayı basan istediği kurguda istediği gibi zaman geçirebiliyor, çünkü karşınızdakiler sanatçılar, aktör ve aktrisler.. Tabii ki bu ortamda sapkın fikirlere yer yok, aşk var, nostalji var..


Eskiden gazetelere karikatür çizen bir işsizdir Victor, kıçındaki kıllar ağarmış bu amcamızın yaşıtı çoğunluk gibi teknolojiyle arası pek iyi değildir. Hala kendi kendine eski moda kalem-silgi-kağıt üçlüsüyle stilize çizimler yaparak zaman geçiren Victor'un eşi Marianne, iddiasına göre gerçek bir işi olan, eve ekmek getiren ve çağa ayak uyduramayan kocasından sıkılan bir kadındır. Ayrıca terapistiyle yatmaktadır. Sinemacı oğulları Maxime bir ara bu Romantik Westworld işinin başındaki arkadaşından babası için bir davetiye koparır.

Bir gün Marianne'le Victor'un bir tartışmaları, ihtiyar Victor'un evden ayrılmasını gerektiren seviyeye varır. Parası pulu olmayan Victor'un cebinde tam ne işe yarayacağını bilmediği bu davetiye vardır ve çaresizlikten o stüdyoya gider. "Hangi dönemi, nasıl bir ortamda yaşamak istersiniz?" sorusuna Victor'un verdiği cevap, "16 Mayıs 1974, Lyon, La Belle Epoque isminde bir restoranda olmak isterdim tekrar, hayatımdaki en mutlu günümdü, Marianne'le tanıştığımız zamandı!.." oluyor. Genelde insanlardan -20'ler Paris'i- gibi klasik istekler alan eleman, bu spesifik istek üzerine Victor'dan mekan ve karakterler hakkında bilgi topluyor. Birkaç gün sonra size haber vericez deyip yolluyorlar ihtiyarı.


Birkaç gün sonra 16 Mayıs 1974, Lyon, La Belle Epoque'e giriş yapan Victor, inanılmaz bir deneyim yaşamaya başlıyor!.. Tabii ki çevresindeki işinin ehli oyuncular ve harika reji sayesinde..

Synecdoche, New York (2008) filmindeki teknik kurgu, Midnight in Paris (2011)'deki romantizm... Güzel olan her şey bu filmde bir araya getirilmiş.. Nicolas Bedos'un yazıp yönettiği film, Fransa'nın Oscarları olarak bilinen Caesar Ödüllerinde bir sürü adaylıkla beraber En İyi Senaryo dahil 3 ödül kazanmış. Diğer ödüllerinden biri tabii ki En İyi Prodüksiyon Tasarımı, öbür diğeri de En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü (Ardant)!..


İzlediğim iyi Fransız filmlerinin çoğunda Guillaume Canet adını görmek tesadüf olmaktan çıktı artık, yönetmen rolüyle hikayede yer alıyor. Klas adam valla. Viktor rolüyle ise Fransa'nın Haluk Bilginer'i Daniel Auteuil'i izliyoruz. Fanny Ardant, Marianne'nin gerçeğini; Doria Tillier ise paralel evrendeki halini canlandırıyor. Çok beğendim, şiddetli tavsiye!..

30 Nisan 2020
Oku..

Portrait de la Jeune Fille en Feu (2019)


(Portrait of a Lady on Fire / Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi )

Fransa'da denize kıyısı olan bir yerde, zengin bir ailenin konağında geçiyor hikaye. Ressam Marianne, yakında evlenip bu evden gidecek -ailenin biricik kalmış- kıznın portresini yapmak üzere çağrılmış. Heloise, biricik kalmış çünkü yakınlarda kız kardeşini kaybetmiş ve bu sebeple kendini odasına kapatmış - aslında kapatılmış bir genç kızdır. Baba yoktur, anne de hayattaki tek aile ferdi olan kızını yine aynı zenginlikte bir aileye gelin verecektir. Aslında kızını seviyor gibidir ama biraz soğuk bir annedir.


Yalnız şöyle bir durum vardır, daha önce bir ressam Heloise'in portresini yapmak için gelmiş ama başaramamıştır, Heloise çok huysuzdur ve kesinlikle resminin yapılmasını istemez. Bunun için annesi bir hikaye uydurur. Marianne bir haftalığına misafirleridir ve bu arada Heloise'e kırda gezerken eşlik edecektir. Heloise odasından çıkmasına izin verildiği için mutludur. Marianne ise Heloise ile vakit geçirdiği sürelerde kızın yüz hatlarını hafızaya alır, odasına çıkınca başlar çizmeye. Zorlu görev boyunca gizli ressam ve huzur arayışındaki genç kız birbirlerini yakından tanıma fırsatı bulurlar. Derken olan olur ve iyice yakınlaşırlar.


Çok başarılı bir hikaye anlatımıyla etkileyici görsellik bir arada. Kasvetli ama renkli, mutlu değil ama canlı!.. Sinematografi harikası bence.. Dönemin popüler sanatı olan yağlı boya tabloculuk filmin omurgası; resimle ilgilenen biri için unutulmayacak detaylar sunuluyor. Genç bir kadın ressamın gözünden hayat, alev almış bir genç kızın hayatına karışıyor. Annenin bir süre İtalya gezisine gitmesi kızların yakınlaşması için ortam oluşturuyor. Üstelik evin hizmetçisi Sophie de hikayesini açıyor. Bu 3 genç kız neler yaşıyor. Biri bana bu çocuk düşürme yöntemlerinin gerçek olmadığını söylesin. Bir de böyle tablolar yapmak aslında herkesin çalışsa yapabileceği şeyler, imkansız değil, dertlenme desin. Herkes de sanat eleştirmeni olmuş!..


Celine Sciamma'nın yazıp yönettiği filmde, Noemie Merlant, Adele Haenel ve Luana Bajrami ve Valeria Golino var; kadroyu bu dört güzel kadın oluşturuyor. Başka da kimse yok zaten. Noemie ressam, Adele de alev alan kız.. Alev alma hikayesi de, bir gün köyde bir etkinliğe gidiyorlar, kilise mi ne bi yerdi, gece vakti, ortada ateş yakmışlar.. Bu kız dalıyor, müziğe kaptırıyor kendini, etekleri tutuşuveriyor.. Korkacak bi şey yok müdahale gecikmiyor.. Ama o sahne akılda kalıyor işte!..


Bu arada film boyunca düşündüm, o kadar tablo yapmışlar film için, n'oldu acaba onlar, hatıra olsun diye Adele'e falan vermişler midir, sonuçta kızın portresi.. Sonra tekrar düşündüm, ulan bunlar hep büyük para edecek şeyler, yarın bi gün o filmdeki tablolar diye bir müzayede listesinde görürüz belki.. Yapım şirketi ödediyse ressamın parasını, bütün tablolar yapımcıya kalmıştır.. Belki de sanatçısı bırakmamıştır, sergi açar belki bu filmdeki tablolarla.. Bu arada kim ya bu filmdeki tabloların ressamı? (Hemen buldum, Helene Delmaire diye bir hanımefendiymiş, çok yetenekli, helal olsun.. @helenedelmaire)


20 Mart 2020

Hadi bu da bonus ekran görüntüsü, Korona Günlerinde birbirimize destek olmayacaz da ne zaman olacaz.. Moral olsun, buyrun.. Bir ressamın, -hep seni çizdim dur bi de kendimi çizeyim- adlı eserini yaratma şekli.. #selfportrait


Oku..

Rock'n Roll (2017)


Ya epeydir böyle gülmemiştim, çok eğlenceli film yapmış adam. Adam dediğim Guillaume Canet, yazıp yönetip oynuyor, hatta kendisini anlatıyor. Tabii baya abartıyor. Canet'yi, efsane Jeux d'enfants (2003) filmiyle biliyoruz, -Cesaretin Var mı Aşka?- Marion Cottillard'la beraber oynayıp, hem filmi hem birbirlerini, hem de ilişkilerini efsane yapmışlardı. Böyle bir çiftin hayatını kim merak etmez ki?!


Guillaume Canet, her ne kadar aktör olarak bilinip sevilse de, aslında yazıp-yönetme konusunda da ne kadar başarılı olduğunu Les Petits Mouchoirs (2010)'la falan göstermişti. İşte bu da öyle çok başarılı, dolu dolu bir Fransız filmi olmuş. Öte yandan botoks komedisi Amerikan hatta Yeni Türkiye Sineması gibi tınlasa da gayet Fransız çalışılmış.. Üstelik işlenen konu itibariyle aşırı sürükleyici, merak uyandırıcı!


Guillaume, 42 yaşına geldiği için artık baba rolleri teklif edilen, hayatı monoton, adeta artık 'rock' olmayan biridir; aslında herkesin gözünde o usta oyuncudur, evet yaşı gereği artık baba rolleri teklif edilmektedir ve fakat çok başarılıdır, belki 'rock' değildir ama çok tatlı adamdır. Marion'la beraber çok durağan bi ilişkileri vardır; ikisi de kendini işine veren oyunculardır, ilişkilerini biraz boşlamışlardır. Ve görünüşe göre Marion, Guillaume'i biraz fazla boşlamıştır; ki Guillaume bu yaşlanma olayını biraz büyütür ve kendini modifiye etmeye başlar. Komedi de burada başlar. Gerçi öncesi de çok komik...


Gerçek mi, kurgu mu diye çok arada kalınıyor. Bazen o kadar absürt, yani gerçek olamayacak kadar saçma şeyler oluyor (absürt bu demek evet); bazen de çiftimizin gözlerinden hikayenin gerçekliği okunabiliyor. Hatta filmde bahsedildiği üzere bu filmi yapma fikri aslında -Marion'un merak edilen hayatı- imiş ama Marion'un kesin bi dille reddetmesiyle -Guillaume'in hayatı- odağa alınmış deniyor. Ama yine Marion'lu sahneler daha keyifli asdfghj

Çiftimizin tatlılığı yetmezmiş gibi onlardan başka filmde rol alan birkaç güzellik daha var: Gilles Lellouche ve Camille Rowe!.. Camille yeni keşif, not edin bu ismi bi yerlere..


13 Mart 2020
Oku..

Dans les Forets de Siberie (2016)


Bundan iki buçuk sene önce büyük bir heyecanla izlenecekler listeme giren bu filmin hikayesi şöyle: Nisan 2016'da İbrahim Maalouf İstanbul'a konsere geldi. Ben de o salondaydım, büyük bir keyifle muhteşem bir müzik dinledik, dağıldık. Konserde, Red & Black Light şarkısının klibi olarak izletilen video, aynı zamanda bu Dans les Forets de Siberie (2016) filminin fragmanıydı. Filmde İbrahim Maalouf'un müzikleri kullanılmıştı ve Red & Black Light şarkısına klip olarak da böyle bir yöntem düşünülmüştü. Hem filmin pazarlama kampanyasına destek, hem bedavadan klip!.. İşte o konserde o videoyu izledikten sonra ekledim ben de filmi izlenecekler listeme; ancak film Türkiye'de vizyona girmedi, yetmezmiş gibi DVD'si de çok geç çıktı ve internete anca düştü.


Sylvain Tessen'in romanından uyarlanan filmin yönetmeni Safy Nebbou. Filmin başrolünde ise bazen Hollywood filmlerinde küçük roller oynarken de denk gelebileceğimiz Raphael Personnaz. Yakışıklı ve yetenekli bir tip, bu filme uyumunu da sevdim.

Teddy, şehir yaşamından sıkılıp daha sakin arayışlar içerisine girmiş bir adamdır. Sibirya'da çok ücra bir buz köyünde bir kulübe kiralamak üzeredir, pazarlık yaparlarken, kulübenin sahibi adam konuştukları fiyatın biraz üstünü verirse kulübeyi komple satabileceğini söyler, zaten karısı hastadır ve kasabaya yakın bir yere taşınması gerekmektedir. Teddy kabul eder ve Sibirya'da kendisine ait bir evi olur. Ev sahibi giderken bir tüfek hediye eder Teddy'ye, "Ayı için!.."


Kafa dinlemek, sakinleşmek için kalkışılan bu hareketin ilginç, stresli ve zorlu bir hal alması hiç hoş değildir. Ama Teddy yılmaz, kışı atlatırsa gerisi kolaydır. Bu havada hayatta kalmayı başarırsa kafasını dinlemeye başlayabilir. Ve şu ayı yemeklerini çalmayı keserse açlıktan ölmeyebilir.

Filmin müziklerini İbrahim Maalouf yapmış işte; müzikler güzel ama kullanmayı çok becerememişler gibi. Saçma sapan yerde kesiyor, yanlış yerden giriyor gibi.. Sinematografi açısından şova çok müsait bu ortamda yer yer amatörlükler yapılmış ama yine de izlemesi keyif veriyor. hikaye güzel, aksiyonu kıvamında, finali vurucu değil ama işlenişi başarılı... Ne bileyim, yönetmenin ilk filmi falan olsa "Işık var!" dersin ama Gerard Depardieu'lu Dumas (2010)'ı yapmışsın sen, daha çok şey bekliyoruz..


Filme puanım 5/10..

25.11.2018
Oku..

Grave (2016)


Tıpkı Sean Ellis'in Cashback (2006)'i, Damien Chazelle'in Whiplash (2014)'i gibi önceden kısa film olup festivallerde ilgi gördükten sonra büyütülme kararı alınmış bir film; yönetmeni Fransız Julia Ducournau, bu kendisinin ilk uzun metrajı oluyor. Verdiğim örneklerde kısa halleriyle uzun hallerinin isimleri aynıyken, Raw (2016)'ın atası Junior [2011] imiş.


Bu girizgahtan sonra film hakkında söylenebilecek ilk şey, mide bulandırıcı olduğu. Ama muhteşem bir hava yakalanmış, deneysel sinemanın en modern örneklerinden. Böyle bir işin de Fransız topraklarından çıkmış olması hiç şaşırtıcı değil tabii ki. Mevzu da çok basit; bir adet ergenlik çağında genç bir kız, baskıcı bir aile ve ailenin büyük sırrı. Etkileyici bir sona sahip olduğunu düşündüğüm için sürpriz bozmaktan kaçınıyorum.

Justine, tıpkı halen eğitimi süren ablası gibi veteriner olmak için yoldadır. Anne babası ve köpekleriyle beraber gittikleri yolda, yemek için durdukları bir restoranda ailecek vejetaryen olduklarını öğreniriz. Bu hayvansever aile iki kızını da veteriner yetiştirmek ister işte. Sonra okula gelirler, sorumsuz ablasıyla aynı okula kayıt yaptıran Justine, okulda çömezlik gereği pek çok geleneksel zorlukla karşı karşıya kalır. Ablası biraz ilgilenir kardeşiyle, ama biraz yani. Zorla çiğ tavşan böbreği falan yedirilen bu zorlayıcı gelenekler Justine gibi narin bir kızı biraz etkiler. Ama bir süre sonra ortama alışıp ablası Alexia'yla yurt partilerinin tadını çıkaran Justine alkolle falan tanışır. Hatta vejetaryen bünyesini zorlayıp et met yemek ister. Pişmiş et yeyince kustuğu için çiğ et dener. İlginç bir deneyimdir.


Bir gün beraberlerken yanlışlıkla ablasının parmağı kesilir, Alexia bayılır, Justine ambulansı çağırır bekler. Bir yandan da ablasının kesik parmağını elinde tutmaktadır. Kan bulaşan elini yanlışlıkla ağzına götürür ve kanın tadını alır. Dikkat! Sonra kesik parmaktaki kanı emer biraz. Sonra küçük bir ısırık alır. Bak bu kız etin tadını bilmezdi, vejetaryen büyümüştü, aile baskısından kurtulunca etin tadına bakmış ve şimdi de insan etini tadıyor. İnanılmaz tepkileri var. Ablası ayıldığında ortada parmaktan çok bi şey kalmadığını görüyor, tekrar bayılıyor.

Ve işler gittikçe büyüyor ama kolpa korku filmi saçmalıkları yok yani, inanılmaz bir psikoloji incelemesi var önümüzde. 19 yaşındaki Garance Marillier'in muhteşem performansını ağzım açık izledim, ablası rolünde Ella Rumpf da çok başarılı. Film Avrupa'da katıldığı pek çok festivalde ödüllendirilmiş. İzlemek isterseniz İngilizce ismi Grave olarak arasanız daha kolay bulursunuz. Puanım 8/10.

14.06.2017
Oku..

L'odyssee (2016)


Kaptan Kusto ismi bende roman karakteriymiş gibi bir algı yarattı muhabbeti geçince. Hiç duymadığım bir isim değil, bununla beraber çok bildiğim bir isim de değil. Corto Maltese neyse Kaptan Kusto da o mesela bence.. Filmin tanıtım metnini okurken jeton düştü ama yine tam emin olamadım, "Oğlum o gerçek adammıymış yoksa" falan diye geçirdim içimden.. Filmin adının da Odesa olması iyice beynimi yaktı. Diyorum "Yoksa Kaptan Kusto, Odesa'nın mı kahramanıydı?!" Sizin de kafanızı yeterince karıştırdıysam artık çözülme kısmına geçebiliriz.

Jacques-Yves Cousteau, 1997'de hayatını kaybetmiş Fransız deniz maceracısı, belgesel yönetmeni, çevreci aktivist..
Odyssee ise Homerus'un MÖ 9.yy'da yazdığı bir destan, Kral Odysseus'un deniz destanı..
Kaptan Kusto diye biri yok orada ama Kusto belli ki Odesa'yı okumuş biri..


20 yy'ın ortalarındayken, dalgıçlık yeteneği olan bir Fransız Subayı'dır Cousteau, oksijenli dalışı aktif olarak kullanmasıyla dikkatleri üzerine çekmiştir. Bu dalışları filme alıp ders niteliğinde izletmiştir ilgililere. Karısı ve iki oğluyla ara sıra dalış yapıp okyanus derinliklerini keşfeden Cousteau, bir gün karısının da teşvikiyle dünyanın bütün bilinmeyen okyanuslarını bilmeyi kafaya koyar. Önce bir gemi bulur, sonra sponsorlar bulur, çıkar yola. Sonra aklına bir fikir gelir ve maceralarını bir belgesel dizisi halinde yayınlatır, iyi para kazanır.

Bu arada tabii para kazanmak için popüler kültürün gereklerini yerine getirir. Hazırladığı belgesellerde dikkat çeken şeyler olması için katekulliler çevirir, hayranlarına imzalar verir, kamera önünde şovunu yapar. Bir noktadan sonra karısı ve çocukları onu tanıyamaz hale gelir. Dışarıdan bakılınca büyük maceracı, aşırı keyifli gibi görünen yaşamı, yalanlar üzerine kurulu gibidir.

Teknik açıdan -efekt mefekt- gayet başarılı bulduğum filmin Fransız yönetmeni Jarome Salle. Başrolde Lambert Wilson, Kaptan Cousteau'yu oynuyor. Audrey Tautou ve Pierre Niney'nin performansları da tatmin edici seviyede idi. Bu biyografik hikaye -ister istemez- insana o zaman çekilen belgeselleri merak ettiriyor. Denk gelsem de izlesem bi ara..

Filmin Türkçe posterinde yer alan yorumlardan dikkatimi çeken: "Audrey Tautou harika."

15.05.2017
Oku..

Elle (2016)


Basic Instinct (1992), Total Recall (1990) ve RoboCop (1987) gibi kült filmlerin Hollanda asıllı Hollywood yönetmeni Paul Verhoeven'dan Fransızca bir film izliyoruz.. Bazı insanlar çok beynelmilel abi, kafam yanıyo.. Fransız yazar Philippe Djian'ın Fransızca 'Oh...' isimli romanından uyarlanmış film. Bak bu adam biraz net..

Film, komedi-dram-gerilim olarak sınıflandırılmış fakat komedi yok, hiç gülmedim. Bu sınıflandırmayı yapanın da ayrıca müşahede altında tutulması gerekir, zira film tecavüz temalı.. Ben bunu ince bir fiyasko olarak değerlendirdim. Filmde başrol oynayan Isabelle Huppert'i La Pianiste (2001) filmindeki piyano hocası olarak biliriz. Budetayı bi aklımızda tutalım, geri gelicem buraya. Laurent Lafitte ve Virginie Efira da diğer değinilesi tipler. Virginie'yi daha önce 20 Ans d'Ecart (2013) romantik komedisinde izlemiştim, çok tatlı kadındı; şimdi baktım da yazmamışım o filmi zamanında, oysa çok isterdim onun o filmle kayıtlarıma geçmesini.. Çünkü yazmayınca unutuyo insan, misal iki yıl sonra ben onun o filmdeki halini komple unutacam ve onsuz devam edecek bir hayat.. Neden bunlardan mahrum bırakmalı zihni.. Neyse, Allah'tan bu yazı var, yoksa iyice üzülürdüm..


Michele, orta yaş sonlarında bir hanımefendi, konsol oyunları yapan bir animasyon şirketinde yönetici pozisyonda. Seveni var, gıcık olanı var, çatlak annesi, ezik oğlu, aşırı Hıristiyan komşuları var. Bir gün evine zorla giren kar maskeli biri Michele'e tecavüz ediyor. Tam ne yapılır bu durumda? Bu arada Michele de yakın arkadaşının kocasıyla gizli seks buluşmaları yapan bi kadın. Bu yüzden mi Michele'in durumu serin kanlılıkla karşılaması acaba?! Tabii ki aynı şey değil.. Ama Michele de normal bir kadın değil. Hayatına normal devam etmeye karar veriyor ama önlemlerini de alıyor, biber gazı falan.. Eski kocasının genç sevgilisi Helene ve seksi dindar komşusu Patrick de diğer meşguliyetleri oluyor Michele'in.

Isabelle Huppert, Michele rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ına aday gösterildi bu sene. Ki Golden Globe'da Yabancı Dilde En İyi Film ve Drama dalında En İyi Kadın Oyuncu ödüllerinin kazanılması Oscar ihtimallerini de yükseltiyor. Bana soracak olursanız, ki sordunuz varsayıyorum, çok fantastik bir bakış açısından sesleniyorum. Huppert'in oynadığı La Pianiste (2001) filmindeki müzisyen Erika Kohut ile Elle (2016) filmindeki yönetici Michele Leblanc karakter olarak aşırı yakın durumdalar. İkisi de cinsel tatmini farklı şekillerde arayan kadınlar, ikisinin de hayata karşı aldığı bir tavır var. Bakışları aynı bi kere -ki Huppert ayarında bir oyuncu role girdiğinde bakışları değişir- aynı kadın gibi bakıyor bu ikisi. Yani ya Huppert iyi bir oyuncu değil ya da Michele önceki hayatında Erika'ymış falan.. E öyleyse de bu özgün bir oyunculuk değil, devam oyunculuğu gibi oluyo; önceden tecrübe edilmiş, çalışılmış.. Yani ödüllendirilmesi gereksiz asdfghj.. Tamam, yeter saçmaladığım..

Film efsane değil, tırt da değil, etkileyici bile hatta ama benena.. 7/10..

200217
Oku..

99 Francs (2007)


Veya 14,99 Euro (Tam yeni paraya geçiş döneminde yapılmış film). Hani şu 10 TL yerine 9,99 TL yazıp algı yönetimi yapılıyor ya pazarlama işlerinde, o mevzuyu diyor filmin adı. Reklam sektöründe sikko sikko işler için harcanan dünyanın parasını ve harcayan/harcanan tipleri görebileceğimiz bir film. Kahramanımız büyük sanatçı, tecrübeli metin yazarı, sanat yönetmeni Octave Parango'nun, tilt olduğu bir müşteriye intikamı olarak başlayor ve bütün sektörü ilgilendiren bir olaya dönüşüyor hikaye. Ha bir de aşk var tabii.


Muhteşem -yeterli- efektleriyle, diyalogları ve kurgusuyla kendine hayran bırakan bir film var ortada. Gayet düşük beklentiyle açıp izlediğimiz film, çevremize tavsiye edeceğimiz film haline geldi. Bi film daha ne isteyebilir ki... Birkaç ödül fena olmaz aslında derseniz, o da var; yerli festivallerden ödül veya ödüllere dönmüş bir Fransız filmi. Frederic Beigbeder'in 2000 senesinde yazdığı romanından uyarlanan filmin yönetmeni Jan Kounen. Hemen baktım başka hangi filmleri var diye, dikkatimi çeken hiçbir şey olmadı.


The Artist (2011)'le aldığı Oscar'ı ile kendini dünyaya tanıtan Jean Dujardin başrolde; Jocelyn Quivrin, Vahina Giocante ve Elisa Tovati öne çıkan diğer isimler. Vahina Giocante esas kızımızı oynuyor, bazı sahnelerde vasatı aşamazken bazı sahnelerde aşırı güzel görünüyor. Çok basit duran efektleri derdini anlatmaya fazlasıyla yetiyor. Baya sevdiğim bir film oldu. Puan ise 8 diyor..

250616
Oku..