Organize İşler (2005)


Yılmaz Erdoğan'ın, en iyi, Türk Sinemasının en iyilerinden biri olan film, iki Vizontele filminden sonra yazıp yönettiği üçüncü sinema filmi. Vizontele (2001) ve Vizontele Tuuba (2003)'nın başarısının verdiği yetkiye dayanarak sıvanmış kollar. Böylelikle Yılmaz Erdoğan da -sinema için- şive komiği olmadığını göstermiş olmuş. Muhteşem bir dinamizme sahip hikaye İstanbul'un arka sokaklarında geçiyor.

Hırsızlık, dolandırıcılık bilimum kandırmacılık işleriyle uğraşan bir ekibin lideri Asım, öğlen vakti seviştiği bir kadının kovalayan kocası tarafından sokak sokak kaçarken sığındığı evde intihar etmek üzere olan Süpermen'e denk geliyor. Aslen komedyen olan Samet, tutunacak dalı kalmadığı hayatına Asım'ın hareketli dünyasında devam ediyor. Bu dünya için fazla saf kalıyor fakat.


Öbür yanda, okunan değil de yazan bi yazar olan Yusuf Ziya Bey, Kuantum Fizikçisi eşi Nuran Hanım ve kızları Umut, bir araba almak istiyorlar. Ve çeteyle tanışmaları böyle oluyor. Aldıkları arabanın çalıntı olduğunu fark ettiklerinde anne-kız çeteyle savaşmak istiyor. Babaları her ne kadar meseleyi polise bırakmak istese de kızlar o işin öyle olmayacağını biliyor ve ikinci bir araba ilanı için başvuruyorlar. Bu sefer Samet satıcı, buluşuyorlar Umut'la. Bi elektrik oluyor.

Asım, o gün kapısını açıp hayatını kurtaran Samet'i hayatta tutmak için ona iş öğretmek istiyor. Samet, kapısını çalıp hayatını kurtaran Asım'a minnet duyduğundan işi öğrenmek istiyor. Ama yok. Asım diyor ki: "Olum sen herkesten temizsin, en temizimizsin. Biz bu saatten sonra kir göstermeyiz ama sen çok kirlenirsin!" Bir de unutmadan eklemek isterim; Asım yine Samet'e: "Evreşe diye bir yer var, ve yolları dar değil, ama yolları dar diye türküsü var. E komik bu. Sen de Evreşelisin ama gidip şakayı Kripton'da mı arıyosun?! Yani senin mesleğini bilmem tabii ama haksız mıyım?" Bak bak, şive komedisi yapmasını nasıl da üstü kapalı legalleştiriyor. Bu ustalık işte..


Bu çok güzel filmin çok renkli kadrosunda kimler var kimler: Yılmaz Erdoğan, Tolga Çevik, Özgü Namal, Demet Akbağ, Altan Erkekli, Öner Erkan ve Cem Yılmaz, Ebru Akel, Sarp Apak, Başak Köklükaya, Ezgi Mola, -mekanı cennet- Erdal Tosun.. Filmin oyuncu kadrosunda toplamda 170 kişi yer almış, sadece 70'i profesyonelmiş, daha nolsun. Ben de burada sadece 12'sinin adını anabildim; sadece en meşhurlar. Ha bir de şu sıralar çok tatlı bir genç kız olan -boss's daughter- Berfin Erdoğan'ın, Asım'ın kızı rolüyle ilk ve tek oyunculuk performansını izleyebilirsiniz. Pek çok açıdan yeri başkadır, tadı enfestir bu filmin. Müzikleri de ayrıca güzeldir; Yıldıray Gürgen ve Ozan Çolakoğlu işi, hep dinlerim..

18 nisan 2018
Oku..

Mutluluk Zamanı (2017)


Sempatisiyle alan yürüyen, öncesinde çok olmasa da Kiralık Aşk dizisiyle milyonların sevgilisi olan minyon güzeli Elçin Sangu. Zengin duruşu, çapkın bakışıyla, 7'den 70'e her kadının kaslı kollarına sarılmak istediği, dişi Recep İvedik sevgilisiyle sevenlerini hayrete düşüren Barış Arduç. Bu iki tatlı insan, Kiralık Aşk'taki uyumları ile sevilen ikili, neden bu ilgiyi sömürtmüyoruz diyorlar ve dizi biter bitmez sıradan bir hikayeyle karşılarına gelen sinema filmi teklifini kabul ediyorlar.

Tıpkı dizideki gibi erken yaşta patron olmuş, zengin bir genç adam. Bir takım hayalleri için çalışıp didinen güzel bir kız, tıpkı dizideki gibi. Mert, kişisel gelişimci gibi, Adriana Lima'nın sevgilisi gibi takılıyor. Ada ise dışa kapalı, beraber yaşadığı abisinin eski mutlu günlerini geri getirme hevesinde. Kendisini mutsuz abisine adamış. Mert'le Ada bir sergide denk geliyorlar; Mert, Ada'yı tavlamak için didiniyor. Ada'nın abisi Tarık'ı mutlu bir insan yapmak Mert'in işi aslında. Çünkü Mert mutluet.com.tr'nin sahibi. Ve Tarık da bu şirketin muhasebecisi. Ve Tarık'ın mutlu bir insana dönüşmesi, Mert'in şirketine ortak olmak isteyen Japonlar için önemli.


Şenol Sönmez'in yönetmen koltuğunda oturuyor olması kimse için bir şey ifade etmez böyle bir film için. Senaryoya bakıyorum, Buğra Gülsoy ve Erkan Ersezer yazıyor. Tevekkeli diyorum ben de; Serra Yılmaz'ın yönettiği Cebimdeki Kelimeler (2018) filmi için bir söyleşide oyuncu Buğra Gülsoy'un tekniğe, yapıma dair yorumları dikkatimi çekmişti. Bir oyuncu neden bu konulardan bahseder diye düşünmüştüm. Meğer senaristliğe de merak salmış. Hatta başrol oynadığı Acı Tatlı Ekşi (2017)'nin senaryosu da kendisine aitmiş. Kendisine karşı hafif bir antipati duyduğumu gizleyemem ama bu yeni edindiğim bilgi kendisine bakışımı biraz yumuşattı. Ama bu izlediğimiz filmin senaryosunun kofluğunu kabulleneceğiz anlamına gelmez. Ha olmuş mu, olmuş. Oyuncuların dönemlik popülaritesinden faydalanmış işte. Sevenleri için güzel ama sinemaseverler için 'benena?!'

14 nisan 2018
Oku..

Pearl Harbor (2001)


Benim gayet sevdiğim bir film, tekrar izledim, bakiyim kaç puan vermişim zamanında diye imdb sayfasına girince imdb puanının 6.1 gibi vasat bir seviyede olmasına şaşırdım. Ben gayet 8 vermişim, başarılı filmdir benim nazarımda. Ama hızlıca bi baktım neden sevilmemiş diye, internetteki çaşitli yorumlar içinde: "Klişe zafer filmi!", "Hollywood'un klasik Amerika yüceltmesi!" ve "Sistemin maşası olan bir film!" tadında şeylerle düşük seyirci puanları açıklanıyor. Bunları zaten biliyoruz canım, farkında olarak izliyoruz zaten, Hollywood filmi izleyip de tarafsız olduğunu düşünmek zaten dunkofluk. Eğlenmemize bakalım. Tarih öğrenmek istiyorsak, bir de Japon filmi izleriz üstüne. O kadar.


İkinci Dünya Savaşı sürerken, Avrupa'ya silah yardımı yapan Amerika, herhangi bir alanda savaşmamasına rağmen donanmalarını hazır bulunduruyor. Japonlar tedirgin! Olası bir müdahalesi anında Amerika bizi duman eder düşüncesiyle, bir yandan barış görüşmeleri yapan Japonya, bir yandan da Amerika'ya gizlice saldırı planları kuruyor. Japon savaş uçaklarının Amerika'nın Havai'deki en gösterişli savaş gemilerini hedef aldığı Pearl Harbor Saldırısı o kadar başarılı oluyor ki, Amerika çok sinirleniyor. Durup dururken gelip bize saldırdılar diyerek ve resmi savaş ilanı yapıyor. Burada mesele, Japonlar, saldıracak halleri kalmasın diye gizliden saldırdığı ve büyük hasar verdiği halde, Amerikalıların zor koşullara rağmen kahraman pilotlarıyla karşı saldırı yapacak cesareti göstermesi oluyor. Japonlar da, "Off hiçbir işe yaramamış saldırımız, uyuyan devi uyandırdık hazır!" diyorlar.


İnsanlık tarihinin en kanlı savaşı olan 2. Dünya Savaşı, 1937-1945 yılları arasında sürmüş. Hali hazırda uzak diyarlarda Japonya Çin'e saldırıp topraklarını büyütme peşindeyken, 1939'da Almanya da Polonya'yı işgal ederek aksiyonu Avrupa'ya taşımıştı. Japonya, Avrupalıların sömürdüğü Asya topraklarına da el uzatınca Asya-Avrupa komple birbirine girdi o zaman. Amerika sadece Avrupa'ya silah yardımı yapıyordu, savaşla ne işi olurdu. Dünya çalkalanırken, o paraları topluyordu yani. Bir şekilde Amerika'yı savaşa çeken bir takım enerjik güçler, Rusları da gıdıklamıştı. Bilin bakalım nolmuştu, savaş bittiğinde Amerika ve Rusya, Avrupa'ya yardımlarının karşılığını almış, süper güç olmuşlardı. Aradan kaç sene geçti bak, çok bile dayandılar; bu hafta içinde Trump'ın Great America!'sı, Rusya'ya saldıracaklarını duyurdu. Bakalım nasıl olacak halimiz, diğer süper güç devletler Çin ve İran'dan henüz hareket yok. Gizli süper güç olan Türkiye ise tabii ki ateş altında olmaktan çekinmeyecek!


Bu kadar savaş yeter. Bu aslında aşk filmi. Çocukluktan beri beraber pilot olma hayalleri kuran Rafe ve Danny, ona göre eğitimler alıp gökyüzünün çılgın çocukları oluyorlar. Orduya katıldıklarında uçakla yaptıkları yaramazlıkları hep komutanın odasında son buluyor. Hep Rafe yüzünden, Danny sessiz sakin çocuk aslında. Bu arada ordu da güzel hemşireler de giriyor kadraja. Rafe, Evelyn ile sevgili oluyor. Sonra komutanı, İngiletere'ye destek için gönüllü olmak ister mi diye soruyor Rafe'e. Aksiyon çocuğu Rafe, kankisini de sevgilisini de bırakıp savaşa gidiyor, öldü haberi tez geliyor. Aylar sonra kendini anca toparlayan Evelyn ve Danny aslında birbirlerinden hoşlandıklarını fark ediyorlar, nasıl olur ki acaba diye diye, sevgili oluyorlar. Sonra Rafe ölmemiş mi, çık gel sen bi anda. Al sana aksiyon, bırakıp gidersen sevdiğini, aksiyon uğruna, olacağı bu. Kız napsın?!

Michael Bay'i Michael Bay yapan yapan filmdir bence, savaş efekti yönetmenidir çünkü kendisi, boş versin Transformers falan, böyle şeyler yapsın hep. Bak 17 sene geçmiş üstünden hala benim gözümde en iyi işi budur. Bad Boys (1995)'tan günümüze 13 film yapmış, 5'i Transformers. Neyse, keyfi bilir.

Çok güzel kadrosu olan filmde: Ben Affleck, Josh Hartnett, Kate Beckinsale başrolken; Alec Baldwin, Jaime King, Jennifer Garner ve Michael Shannon'ın da başımızın üstünde yeri var. Teknik yönden dört Oscar Adaylığı olan film, En İyi Ses Kurgusu Oscar'ı kazanmış. Senenin En İyi Film ödülü kazananı da A Beautiful Mind (2001) olmuştu, dipnot olsun.

13 nisan 2018
Oku..

Devir (2013)


Bir süredir Kıbrıs'tayım, Gazimağusa'da. Küçük bir şehir, hatta bazılarına göre sıkıcı, yapacak hiçbir şey yok falan. Hiç öyle değil, ben zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum, evde bir sürü kedi, okuyacak bir sürü kitap, yazılacak şeyler. Aldığım gazeteyi bile okuyacak zaman bulamıyorum bak, ertesi gün okurken görüyorum küçük bir haber kutucuğu. "Yarın falan falan yerde düzenlenecek film gösterimi etkinliğine filmin yönetmeni de katılacak, filmden sonra söyleşi filan.." Aa, bugünmüş, ne kadar güzel, bir de diyorlar ki çok sıkıcı memleket, sanat sepet çok yok. E adam izleteceği filmin yönetmenini de getirtiyor, daha napsın?!
Sekiz on kişi anca geldi ama filmi izlemeye, görevli gibi olanları ve kalabalık yapsın diye dersten alınıp gelinen çocukları saymazsak. E ilgi olsa neden gelmesin adamlar sanki, yeter ki seyircisi olsun sinemanın. Küçük yerde yaşayanlara genel bir seslenmedir bu, sadece Gazimağusa için değil; takip edin, etkinliklere katılın, katıldıkça çoğaldığını göreceksiniz. Hiç mi etkinlik yok, siz düzenleyin, deyin ki bilgisayarı koyacam salona, şu şu filmi açacam, isteyen gelsin beraber izleyelim mesela. Duyur facebook'tan, bir gelir iki gelir bakarsın sonra projeksiyon cihazı alıyosun. Valla bak. Khora Kitap yapıyor bunu da, orayı da takip ediyorum. İsteyene ve vakti olana etkinlik çok.


Devir (2013), Burdur'un Hasanpaşa Köyü'ndeki bir geleneği anlatıyor. Belgesel kıvamında, küçük kurmaca dokunuşları olan bir köy filmi. Yaz gelirken çobanlar arasında bir yarışma düzenlenirmiş. Tepelik bir yerden başlayan koşuda çoban önde sürüsü arkada koşarlarmış aşağıdaki dereye doğru. Çoban yol bitince atlarmış suya, peşinden atlarsa eğer koyunları da kazanırmış çoban. Hem sürüsüne söz geçirme becerisi, hem kendini sevdirmesi, hem de suya estetik dalışı puanlanırmış çobanların. O köyde de 7 senedir şampiyon olan yaşlı bir çoban, diğer çobanları meslekten soğutacak hale getirmiş artık. Bir de nasıl büyük ilgi görüyor bu yarış, çevre köylerden, illerden izlemeye geliyorlar, televizyonlara çıkıyorlar. Bir de sürüye liderlik etsin diye birkaç koyunu kırmızıya boyuyorlar. Öyle bir hikaye.

Derviş Zaim, -söyleşide de konuştuk- bu şenliği duymuş, gidip araştırmış, öylece film yapmaya karar vermiş. "Ama oyuncu istemem," demiş, "siz oynarsanız." Köylüden, çobandan, koyundan oyuncu yapmış. "Çok belli bir senaryoyla gitmedik, sinopsis vardı elimizde, gerisini akışına bıraktık" diye anlattı.


Söyleşirken sinema öğrencisi bir çocuk sordu: "Bir sahnede şöyle şöyle oldu, ben onu böyle yorumladım ama sizin ne anlatmak istediğinizi merak ediyorum.." Zaim, gayet sakin: "Biz çektik öyle, izleyen herkes başka yorumlayabilir, o an öyle istedik öyle çektik." dedi. Aslında evet, sanatçı derin derin düşünerek bir şey yapmak zorunda değil, kabul, içinden geldiği gibi yapar, sanatsever ya da izleyici kendisi yorumlar onu ama yine de çekerken ne düşündüğünü -en azından- söyleşi gibi nadir ele geçen fırsatlarda -seyirciyle yakınlaşmak adına- paylaşsa güzel olurdu.

Kendisi de Kıbrıslı hatta muhtemelen Gazimağusalı olan Derviş Zaim, şehrine sinema kültürü aşılamak adına önderlik etmiş böyle bir etkinliğe. Hatta belki geç bile kalınmış, keşke daha önceden yapsalarmış zira bu ilk gösterimmiş. Umarım artarak devam eder, ben takipteyim.

12 nisan 2018
Oku..

Kırmızı [2017]


Televizyonu kumanda marifetiyle zapturapt altına almışken, TRT Belgesel kanalında, bir hayli iğrenç 'Uluslararası TRT Belgesel Yarışması' logosunu görünce durdum. Tasarlayana değil bunu kabul eden heyete sevgiler sunmak lazım diye sövecekken, tıpkısının heykelciğinin de yapıldığını ve kazananlara marifet olarak verildiğini görünce sessizliğe gömüldüm. Tam o sırada Abdurrahman Demir isimli bir kardeşin adı anons edildi, Öğrenci Filmleri Dalı, En İyi Film Ödülü'nü almaya hak kazanmış. İlginç olan sahnedeki sunuculardı, biri Türkçe bir şeyler konuşurken, diğeri İngilizce başka şeyler konuşuyordu; kesinlikle çeviri yapmıyordu, sırayla ve başka başka yollarla iki ayrı sunum gerçekleştiriyorlardı aynı sahnede. Demin benim zapturapt altına aldığım televizyon, yapacağını yapmış, oyununu oynamış, ilginç sahnelerle işleri tersine çevirmiş ve bu sefer o beni zapt olmasa da rapt etmişti. Çocuk o iğrenç tasarım ödülü aldı indi, hemen arkasından on beş dakikalık filmini verdiler. Elim kolum bağlı izledim.


Sultan Abla, dışarıdan bakanlar için mahallenin delisi gibi ama bir merhabası olan, azıcık tanıyan eden biliyor deli olmadığını, "O da öyle bir kadın" diyorlar. Yine de çoğu bilmiyor hikayesinin tamamını, sağdan soldan duydukları kadar anca. Abdurrahman gidip tanışmak istemiş Sultan Ablasıyla. "Evine gidiyorken bindiğimiz otobüste denk geldik kendisine, daha orada konuşmaya başladık" diye anlatıyor. Demişler "Film çekicez" falan, kabul etmiş o da, "Anlatırım" demiş.

"On dört yaşımda, koca kız ıdım" diye başlıyor hikayeye. Bir öğretmen varmış mahallelerinde, demiş "Ne güzel kızsın, seni alacam ben, konuşcam babanla, takacam koluma seni, karım bu diye dolaşacam sokakta!" Çok sevinmiş koca on dörtlük Sultan. Evlenmişler. Kırmızıyı çok yakıştırırmış kocası, öyle ki kırmızı bir şey giyip sokağa çıkmasına izin vermezmiş, kıskanırmış. Yasak olunca daha çok istemiş Sultan ama hiç kırmızı giyip çıkamamış dışarı. On sene uğraşmışlar çocukları olmamış bu arada. Doktor demiş, "Tüp bebek yapalım!" Aklı çıkmış Sultan'ın, başkasının tohumuyla çocuk olur muymuş, olmasın daha iyiymiş. Doktor, "Başka tohum değil" diyerek anlatmaya çalışmış ama Sultan'ın aklı almamış. Olmamış çocukları, kocası da "Boşanalım o zaman" demiş. Aylık iki bin nafakayla boşamış kocası. "Evde kaldım sonra da, kimse almadı beni," diyor Sultan Abla, "ama hep kırmızılar giyerek çıktım ondan sonra sokağa!" Yürü be!


Ah be ablam! Giy tabii, sonuna kadar giy, kıpkırmızı giy! Zaten dışarıdan bakanların deli sanma sebebi de bu, yaz kış aynı kırmızı kıyafetler, kırmızı montundan, saçındaki kırmızı tokaya kadar. Yanaklarını da kıpkırmızı boyuyor, sanki sahneye çıkacak da en aptalın bile gözüne sokmak istiyor, abartıyor, esmer suratta nasıl kıpkırmızı yanaklar. Konuşunca akıllı, bakıyorsun deli. Bi şey anlatmak istiyor gibi.

Dönelim en başa; dokuz yıldır kullandıkları kötü tasarım heykelciğe rağmen film konusunda iyi karar verebilmeleri şaşırtıcı. Konyalı Abdurrahman kardeşimiz bu filmle birçok başka ödüle de layık görülmüş zaten, tebrik ediyoruz. Buradan ödül listesini görebilirsiniz. Başarılara devam.

9 nisan 2018
Oku..

Bee Movie (2007)


"Arılar olmazsa Dünyanın sonu gelirmiş biliyo muydun?" dedi. Ben de daha önce duyduğum ama sahibini hatırlayamadığım için hemen "Einstein'ın fikri miydi, neydi o?!" diye atıldım. "Yoo, yani bilmem," dedi, "ben filmde görmüştüm, Arı Filmi'nde" dedi. "İzleyelim mi eve gidince?" dedim, "Oluur!" dedi. İzledik de. Bu arada, evet, Einstein'ın düşüncesiymiş, hatta çalışmasıymış: "Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa 4 yıl içerisinde insan yaşamı sona erer. Arılar olmazsa döllenme, döllenme olmazsa bitkiler, bitkiler olmazsa da hayvan ve insan olmaz." diye bir sonuca varmış. Ekstra bi bilgi daha vereyim, arı nüfusunun gittikçe azaldığı tespit edildikten sonra da yakın zamanda yapılan çalışmalarla Avustralya'da polen üretimi ve arı popülasyonu artırılmaya başlanmış.

Evveli var mı bilinmez ama muhtemelen bizim Einstein'dan duyduğumuz bu fikirden yola çıkarak hazırlanan filmin, yazar ekibinin başında ve seslendirme başrolünde efsane komedyen Jerry Seinfeld var. Fakat biz Türkçe dublaj izledik. "Kim seslendirmiş ya?", "Çok tanıdık ama kimin bu ses?" diye diye izlediğimiz filmdeki ses, Cem Yılmaz'ın çıktı. Sevgiler. Jerry'yi olmasa da Cem'i dinledik, güzel oldu. Gerçi izlerken yer yer, "Of ne kadar rahat davranmış, kafasına göre seslendirmiş, eğlenceli olmuş tamam da orijinale de bağlı kalsaymış!" diye içimden geçirdim. Seslendiren tanımadığımız biri çıksaydı, "Aman, ukela be!" diye düşünecekken, Cem Yılmaz olduğunu öğrenince, "Ooo kral!"


Arılar, doğar, büyür, çalışır, ölür. Ölene kadar çalışırlar yani. Üstelik Barry Benson'la beraber öğreniyoruz ki, hayatlarının sonuna kadar aynı işte çalışırlarmış. Karıştırıcı, toplayıcı, sıyırıcı, tutucu, itici, dökücü vesaire; kovan gailesi işte. Barry, gayet heyecanlı başladığı ilk iş gününde, eğitimde bunu öğrenince, "Ben sıkılırım aga, böyle olmaz, benim dışarılara çıkmam lazım" der ve adeta bir Martı Jonathan edasıyla atar kendini kovanın dışına, asker arılar olan Polen Gücü'yle beraber. Ama dışarısı çetin, insanlar manyak, toplumlar yozdur. Bir marketteki bal standını görünce aklı gider Barry'nin, "Bizim bunlar," der "ne hakla bizden çalarsınız?! Ben bu işin peşini bırakmam!" Bırakmaz da!

Harikulade değil ama güzel film.

6 nisan 2018
Oku..

Ready Player One (2018)


Büyüklüğünden sual olunmaz Spielberg'in, çığır açan onlarca sinema fikriyle beraber zaman zaman da çağa ayak uydurmaktan keyif aldığı, önceliği seyir keyfi vermek olan işler yaptığını da görüyoruz. Ready Player One, 2011'de, sanal gerçeklik gözlükleri piyasada modern hallerini almadan önce yazılmış bir roman, Ernest Cline tarafından. Kendileri bilim kurgu romanları yazmaya bununla başlamış. Aslında kitap zamanında ilgi görmüş ama filmini yapmak için neden bu kadar beklenmiş acaba. Sanal gerçeklik mevzusu yani üç boyutlu görsellerle etkileşim, 50'lerde, oyun kabinlerinde başlamış ama ilk gözlük formatında kafaya takılması 1994'ü bulmuş. Şimdilerde kişinin kendini bir oyunun parçası haline getirmesi alışıldık bir durum. Hadi buna biraz aksiyon katalım.


Sene 2044, Dünyanın yaşanacak hali kalmamış, herkes kendini sanal gerçeklik oyunlarına veriyor, bir nevi orada yaşıyor; yaşlısı da genci de. En popüleri de OASIS isimli oyun, takıyorsun gözlüğünü, bürünüyorsun avatarına, atlıyorsun maceradan maceraya. Oyunun kurucusu Halliday, ölümünden sonra uğraşmaları için yarışmacılara üç önemli görev vermiş, ama bilmeceler bulmacalar içinde; daha görevi anlamıyorsun neyle uğraşacaksın?! Millet yıllarını vermiş. Ama tabii ki en tutkulu olan kazanacak; adamımız, Wade -pardon pardon gerçek isim söylemiyorduk- Parzival. Tam bir Halliday tutkunu olan Wade'in arkadaşlarıyla beraber giriştiği maceralar insanın içini kıpır kıpır ediyor.

Yüzde 70'i -belki fazlası- animasyondan oluşan filmin üç boyut için tasarlandığı, en büyük amacının görsel haz olduğu hemen anlaşılabiliyor. Altyapısında Halliday'e ait dokunaklı bir öykü olduğu için zamanınızın boşa harcandığını da düşünmüyorsunuz. Gayet keyifle izledik yani.


X-Men: Apocalypse (2016)'teki Cyclops Tye Sheridan, bu filmde de Cyclops gibi gözlükle dolaşıyor, Parzival olur genneri. Me and Earl and the Dying Girl (2015)'le tanıdığımız Olivia Cooke da burada, has kız. Ben Mendelsohn, Simon Pegg ve Mark Rylance da diğer isimler.

80'ler popüler kültürüyle de iç içe olan bu film tavsiye edilir yani, keyifli film. Ama 3D gözlüklerinizi alın da gidin sinemalara, biliyorum her evde var üçer beşer, her seferinde para vermeyin plastiklere biz gibi. Sevgiler.

6 nisan 2018
Oku..