Hell or High Water (2016)


Geçen seneki Sicario (2015) ile birlikte artık intikam filmlerinin senaristi oluveren Taylor Sheridan'dan yine güzel detaylandırılmış sağlam bir senaryo çıkmış. Yönetmen David Mackenzie. Filmin dört Oscar adaylığı var: En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Bridges), En İyi Kurgu ve En İyi Senaryo.. Tabii ki öyle en iyi filmlik bi şey yok ortada ama senaryo kategorisinde güçlü bir favori olarak görülebilir..

Biri geçen sene hapisten çıkmış, sorumsuzun teki, neredeyse psikopat; diğeri eşinden boşanmış ve çocuklarının geleceğinden kaygı duyan, görece içe kapanık, sakin, Batı Teksaslı iki kardeş, Tanner ve Toby.. Hasta anneleri öldüğünde tek mal varlığı olan ufak bir evi ve üzerinde bulunan ipotekli araziyi çocuklara bırakmış. Yaşlı kadını zamanında bankacı kandırmacalarıyla dolandıran ve arazisine ipotek koyan Texas Midlands Bank'e oğulları savaş açıyor. Sebebi de o araziden petrol çıkacak olması ama o petrolün çıkması için ipoteği ödemek gerekmesi.. Nasıl ödenir o ipotek, banka soyarak. Ama hangi bankayı, tabii ki Texas Midlands Bank'i.. Açılın, Komançiler geliyor..


Bu da böyle bir intikam işte.. Dolandırıcıdan çalarak rahata erme planında işler zaman zaman rayından çıkıyor. İlk soygunlarında olay yerine gelen korucular -kovboy- Marcus ve -kızılderili- Alberto, bu iki kardeşi yakalamak için bir yöntem geliştiriyorlar, bunun tek soygunla kalmayacağını ve bir dizi soyguna döneceğini biliyorlar, yani biliyor, eski kurt Marcus. Bu olaydan sonra emekli olacak zaten ama yine de işini severek yapıyor, onun tek gerçek derdi kızılderililer..

Marcus rolü, Oscar'a yedi kez aday gösterilen Jeff Bridges'e ikinci kez ödül getirir mi, göreceğiz.. Kardeşleri oynayan Ben Foster ve Chris Pine ise bu roller için mükemmel seçim olmuş. Özellikle Pine'den hiç beklenmeyecek performans, bravo valla. Fakat tekniğine bakarsak çok özellikli bir film göremiyoruz, En İyi Kurgu Oscar'ı olacak şey değil yani.. Ama hikaye ve diyaloglar filmi o kategoride favori yapar, tekrar belirtmiş olayım..

Filme puanım 7/10.. Komançi dediğin Amerikan yerlisi bir grup, kelime anlamı sonsuza kadar düşman demekmiş..

130217
Oku..

Lion (2016)


Abi bi kere büyük dram, salya sümük çıkarsın salondan onun için otur evinde izle.. Onun dışında şu dünyayı kurtarma temalı olan, yok doğal kaynak sıkıntılı, yok nüfus artışı orijinli hikayelerin en gerçekçi en akılcı olanı çıktı karşıma. Hem de öyle göze sokmuyor, drama yediriyor. Nasıl mı, buyurun..

Hindistan, Khandwa'da, yaşam standartları çok düşük bir kasabada babasız büyüyen üç kardeş: Guddu, Saroo ve Shekila. Anneleri Kamla'nın mütevazı emekleriyle büyüyen çocuklardan Shekila daha bebek; abi Guddu da, küçük Saroo'ya hayatı öğretiyor. Birlikte trenden kömür aşırıp onunla süt alıyolar falan. Saroo, Guddu'dan ne görse yapmak istiyor, onunla gece çalışmasına falan da gitmeye hevesleniyor. O gece istasyon soğuk diye tek başına boş bir trende uyuyan Guddu, o trenden iki gün sonra inebiliyor. Hiç bilmediği bir yerde, bilmediği bir dilde. Üstelik kendi kasabasının adını da -çocukluk hali- yanlış hatırlıyor ve geri dönemiyor.


Hindistan'ın Kalküta şehrinde bir süre kimsesizler yurdunda kalan Saroo'ya Avustralyalı bir aile sahip çıkıyor. Sue ve John. Bu Avustralyalı çiftimizin amacı, yardımcı olabilecekleri çaresiz durumdaki çocuklara aile olmak. Saroo böylece Avustralya'ya yerleşiyor ve güzel bir eğitimle, ayrıcalıklı hayatına başlıyor. Saroo'dan bir yıl sonra yine aynı bölgeden bir evlatlık daha alıyor aile, böylece Mantosh geliyor. Mantosh, Saroo kadar uysal bir çocuk değil. 

"Seçimimiz buydu. Babana aşık olmamın bir sebebi de buydu. Çünkü ikimiz de dünyada yeterince insan olduğunu düşünüyorduk. Çocuk sahibi olmakla hiçbir şey tam olarak düzelmez. Fakat sizin gibi, acı çekmiş, iki çocuğu evlat edinmek... Size bir fırsat vermek... İşte bu bir şeydir."

Bu sözler Sue'ya ait. Ne kadar da olabilecek bir hamle di mi? Ne olabilecek, örnek olabilecek. Bence bu film çok değerli, hiçbir şeyi değilse bile bu fikir değerli. Önce şu nüfusa sahip çıkmamız gerekiyor. Bizimki gibi en az üç çocuk istemek, güce açlıktan başka bir şey değil. Evet kalabalık bir toplum olmanın kısa vadede faydasını görürsün ama o uzun yaşatamazsın. 'Nerde çokluk orda bokluk' diye atasözü var. 'Bir elin nesi var, iki milyar elin sesi var' diye atasözü yok, 'iki elin sesi var' diye var. Onun için önemli bu film. Çocuk yapmaktan ziyade birbirimizin hatasını telafi etmek adına -en azından bazılarımız- yapılıp bakılamayan çocuklara bakalım. Diyeceğim budur film üzerine.


Film şöyle devam ediyor. 25 yıl sonra, koca adam olan Saroo, yıllardır içine attığı şeyle yüzleşiyor. Arkadaşlarının tavsiyesi üzerine 'google earth'ten yaşadığı yeri arayabileceğini fark ediyor. Kalküta'ya iki günlük tren mesafesindeki şehirlere, kasabalara bakıp çağrışım yapacak şeyler arıyor. Memleketinin ismini yanlış hatırladığı gibi bunca sene kendi ismini de yanlış hatırlıyormuş. Büyük final.

6 dalda Oscar adaylığı olan filmin büyük bir kısmı geçmişte yani çocuk Saroo, Sunny Pawar ve Guddu, Abhishek Bharate'nin performanslarıyla geçiyor. Saroo'nun şimdiki halinde ise Slumdog Millionaire (2008)'in yıldızı Dev Patel'in performansı Oscar adaylığı alıyor; hem de Nicole Kidman'la beraber. Avustralyalı çifti, Kidman ve David Wenham oyuyor. Konuk oyucu olarak Saroo'nun sevgilisi rolünde Rooney Mara var.
En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo, iki yardımcı oyunculuk, En İyi Şarkı ve En İyi Görüntü Yönetimi dallarında yarışacak filmin yönetmeni Garth Davis. Ve bu onun ilk filmi. Senaryoyu ise Saroo Brierley'nin hayatını anlattığı A Long Way Home kitabından Luke Davies uyarlamış. Candy (2006)'yi de yine bir kitaptan uyarlamıştı, efsaneydi. 

Filme puanım 8/10. Şimdiye kadar La La Land (2016) alsın En İyi Film Oscar'ını diyordum ama bu filmden sonra favorim ikiye çıktı, kafalar karışık, bakalım kehanet zamanı ne olacak..

080217
Oku..

Passengers (2016)


Prometheus (2012) ve Doctor Strange (2016) gibi fantastik bilimkurgu filmlerin senarist kadrosunda yer alan Jon Spaihts'in yazdığı filmin yönetmeni Norveçli Morten Tyldum, iki sene önce The Imitation Game (2014) ile Oscar adayıydı.
Film bittiğinde jenerikte işte şu kitaptan uyarlanmıştır falan yazacak diye bekledim. O kadar çok 'çok satacak gençlik romanı' hareketi var ki içinde, direkt film olarak yazılmasına şaşırıyor insan, özellikle günümüz şartları düşünülünce.

Bir yerde denk gelip öğrenmişim konusunu -normalde hiç yapmam-, ilginç geldi mevzu ve sinemada izlerim dedim. O ara da Gözde diye güzel bi kızla yeni tanışmışım, çok anlamıyor sinemadan ama böyle filmleri sevecek biri, şöyle bir film varmış diye anlattım, beraber izleriz dedik, bekledim. Sonra biraz ilginç şekilde irtibat kesildi Gözde'yle, filmi de izleyemedim kaldı öyle. Dün baktım düşmüş internete, yapıştırdım. Kesin severmiş şırfıntı, selam söyleyelim buradan.


Dünyanın yaşanacak hali kalmadığı bir zamanda başka gezegenlere koloniler halinde göç başlamış. Fakat aman Allah'ım, 120 yıl sürüyor yolculuk, Bilmemne 2 diye bir gezegen. Hayır oraya ilk giden nasıl gitti acaba, nasıl keşfedildi orası. 5000 yolcu ve 258 mürettebatla yüklü Avalon isimli gemide herkes uyku kapsülünde. Varış noktasına gelince uyandırılacaklar ve yeni bir dünyaları olacak. Bir meteor kümesinin içinden geçen Avalon, kalkanları sayesinde zarar görmeden yoluna devam ediyor ama küçük, çok küçük bir hasar alıyor o sırada. Bu hasar başta sadece bir yolcunun uyanması gibi masum bir hataya yol açıyor. Jim, ikinci sınıf yolcu, varış noktasına daha 90 yıl var. Olayı fark ettiğinde kocaman bir depresyon yaşıyor. Barmen Arthur dışında konuşacak kimsenin olmadığı gemide, tek başına yapılabilecek her şeyi yapıyor. Sakal bırakıyor.

Ve bir gün uyku kapsüllerinin yanından geçerken, yolculardan Aurora'yı görüyor, çok güzel kız. Sakalı kesiyor. Uyandırırsın uyandıramazsın, uyandırırsın uyandıramazsın, uyandırırsın uyandıramazsın derken dürtüyor kızı. Kapsül arızasıyla uyandığını sanan kız, birinci sınıf yolcu. Jim bir yıl üç ay sonra güzel yemek yiyebiliyor bu sayede ama Aurora gerçeği öğrendiğinde n'olacak?!


Uzayda geçen bir romantik komedi, prodüksiyon sağlam. Zaten iki Oscar adaylığı var filmin: En İyi Prodüksiyon Tasarımı ve En İyi Müzik adaylığı.. Tam müzikleri leş diyecektim ha, konuyla çok alakasız şeyler çalıyo gibi hissettim filmi izlerken, herifler adaylık vermiş.. Bi de mesela şu üstteki karede muhteşem bir görsellik var, uzay gemisinde havuz, zor bir efekt değil ama harika fikir. Bu gibi küçük ve muazzam numaralar için de bir ödül sistemi getirilsin bence..

Hadi gerekleri konuşalım. Filme puanım 5/10. Düşünce güzel, dram güzel ama o romantik komedi basitliği çok bozuyo havayı. Hele zaten üzerine kurduğun felsefe var ya, hani kaptan da sonradan gelip diyor zaten, boğulan biri istemsiz olarak yanında birilerini çeker yani.. Refleks olarak başkalarının hayatını mahvederiz, bu budur. Bu mevzu çok değerliydi, daha başka olabilirdi hikaye.

Kadro: Guardian of the Galaxy (2014) Peter, Chris Pratt; The Hunger Games (2012) Katniss, Jennifer Lawrence başrollerde.. Hayranlıksa bu, hayranıyım evet, Michael Sheen; The Matrix (1999) Morpheus, Laurence Fishburne ve figüran olarak Andy Garcia.

070217
Oku..

Hidden Figures (2016)


Yılın En İyi Filmi, En İyi Uyarlama Senaryo ve Octavia Spencer için En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dallarıyda üç Oscar adaylığı olan -gerçek bir hikayeden uyarlanan filmin- yönetmeni Theodore Melfi. Bence bu kategorilerde ödül mödül alamaz film.
Aslen şarkıcı olan Janelle Monae'in tatlı performansı ise gönlümü fethetti. Geçen Moonlight (2016)'ta izleyip, tanıyıp, araştırdığım ve bu filmde de oynadığını öğrendiğim Janelle izletti bana filmi.

Amerika'da, hala daha siyah vatandaşların tuvaletinin ayrı olduğu bir dönemde geçiyor film. Siyahı beyazı herkes eşittir ilkesi kabul edilmiş ama pratikte biraz zorlanılıyor. Kadın olmak iş hayatında zaten negatif etkenken bir de siyah kadın.. Allah vergisi bir matematik zekaya sahip Katherine Johnson, imkanlarını zorlayarak okullar okumuş ve bir dahi olarak büyümüştür. Benzer durumdaki arkadaşları Dorothy ve Mary ise sırasıyla bilgisayar ve mühendislik uzmanlığı olan siyah kadınlardır.

Yollarının kesişmesi ise NASA için çalışacak olmalarından mütevellittir. Fakat uzay araştırmaları dairesi o kadar da kolay uyum sağlanacak bir şey değildir. Tam bir memuriyet kafasıyla idare edilen NASA, belki de bu sebepten Rusların gerisinde kalmıştır. Bizim bu dahi üç siyah hatuna sürekli bir zorluk çıkarılır, çalıştıkları departmanda çok ciddiye alınmazlar falan. Sonra sonra fark edilip, tarihi olaylarda gizli kahramanlar olurlar.


Yani bence çok güzel film değil. Tamam çok değerli iş yine, güzel hikaye ama anlatım dilini falan çok beğenmedim. Onun için Oscar'da çok şans veremiyorum bu filme. Ama kadro dikkat çekiyor: Taraji P. Henson, Octavia Spencer, Janelle Monae, Kevin Costner, Kirsten Dunst ve Mahershala Ali. Filme puanım 5/10..

050217
Oku..

Allied (2016)


İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası kontrolündeki Kazablanka'ya paraşütle iniyoruz. Kazablanka, Fas sınırları içinde bir Fransız sömürgesidir. 20. yy'ın çok başında işgal edilen şehir, modern mimari teknikleriyle şekillendirilmiş ve önemli bir liman kenti konumuna gelmiştir. Günümüzde, asıl sahibi olan Fas'a bağlıdır.

Tekrar 1942'ye dönersek, İngiliz istihbaratına çalışan Fransız ajan Marianne'in gizli görevde olduğunu ve şehrin sosyetesi Nazi yancılarına sızdığını görüyoruz. Kanadalı ajan Max Vatan ise Marianne'in Paris'ten gelen kocası rolünde dahil oluyor mevzuya. Paraşütle. Çift olarak yakın bir tarihteki davete katılıp Nazi komutana suikast düzenleyecekler.


İşinin ehli ajanlarımız duygusal bağlamda kendilerine hakim olamazlar ve rolleri gerçek olur, Londra'ya yerleşip evlenirler. Ama Londra'ya geçmeden, Kazablanka'da kum fırtınası ortasında muhteşem bir ilk sevişme yaşadıklarını belirtmek isterim. Araba fantezim yoktur ama bi Titanic (1997)'teki buharlanan araba camında sevişgen el izleri bir de bu yani.. Muhteşem sinematografik sahneler bunlar. İşte o kum fırtınası ortasında atılan tohumlar, bombardıman altındaki hastane bahçesinde kız çocuğu olarak vücut buluyor.

Kendini ev hanımlığına veren Marianne kızını özenle büyütürken, terfi alıp istihbaratta yönetici olan Max genelde işiyle meşgul oluyor. Her şey yolunda gidiyor. Derken.. Günlerden bir gün Max'i yanına çağıran üst rütbeli biri, Marianne'in Almanlara çalışan bir çifte ajan olabileceğini söylüyor. Test edilecek ve eğer öyleyse prosedür gereği ölümü Max'in ellerinden olacaktır.


Filmin ilk yarısı buraya kadarı kapsarken diğer yarısı Max'in, Marianne'e çaktırmadan masumiyetini ispatlama çabasını işliyor. Ajan filmi olarak başlayıp bambaşka bir dramatik boyuta geçen hikaye içler acısı bir hal alıyor. Karısı Max'i şimdiye kadar uyutmuş muydu yoksa istihbarat mı yanılıyordu?

Brad Pitt aşırı yakışıklı adam yalnız. Şimdi ben kendimi tutamayıp Marion Cotillard'ı övmeye başlayıp Brad'i unutmayayım diye baştan söyledim. Marion nasıl bir kadın öyle. Allah'ım! Bu kadın çıkıyor ya ekranda, mümkün değil kafayı çevirebilmek, hipnotize ediyor güzelliği. Hele bir de ajan ya, gizemli, ukala, seksi tavırlar. Hemen bakıyorum... Baktım, 41 yaşında.. Maşallah!

En İyi Kostüm Tasarımı dalında Oscar'a aday olan filmin yazanı Steven Knight, yöneteni Robert Zemeckis. Bak koca adam oldu Oscar'lı Zemeckis, hala yeni şeyler denemekten çekinmiyo, bravo. Çok farklı tarzlarda, çok başarılı filmler çıkıyor adamın masasından. Oscar'ı da Forrest Gump (1994)'la almıştı.

040217
Oku..

Şaşkın (2006)


Kaliteli olmayan ama samimiyetiyle beni yakalayan bir film. Güzel değil ama tatlı film. Yani "Hadi şu filmi izleyelim, ben çok seviyorum" diyemeyeceğiniz bir film, çünkü başkasının sevmesine ihtimal olmayan film. Çok gömdüm gibi oldu ama öyle hakikaten. Arkadaşlara izlettim, bildiğin beğenmediler. Ha beğenmedikleri yerlerde çok haklıydılar ama benim gözüme batmıyor mesela onlar.

Cengiz Keten'in öyküsünü Doğu Yücel'in senaryolaştırdığı ve Şahin Alparslan'ın yönettiği filmin kadrosunda, Onur Ünsal ve Evrim Akın başrolleriyle; Serdar Yeğin, Ahmet Mümtaz Taylan, Serkan Keskin, Selin Demiratar, Esra Soybelli ve hatta küçük Serenay Sarıkaya var. Küçük derken ergen Serenay, yalnız Evrim Akın'dan uzun filmde ahahaha.. Film YouTube'ta var; eski film olunca kimse kastırmıyo galiba telif melif diye, baksana birden çok kullanıcıda var.


Mehmet radyoda Deniz diye bir kızın aşk hakkında söylediklerinden etkilenir ve eldeki tek bilgi olan Alanya'da bir otelde stajyer olmasından yola çıkıp onu bulmaya çalışır. Ev arkadaşı Çetin'le beraber geldikleri Alanya'daki o otelde Deniz diye bir stajyer yoktur, acaba Deniz kimdir? Zeynep ise çırpınan Mehmet'i bilir ama "Ne konuşcam yea" tribiyle hiç sesini çıkarmadan takılır. Bu romantik kovalamacanın ritmini bozacak hadiseler de olmayacak değildir.

Yan olayların bazen asıl hikayenin önüne geçer gibi olduğu ama tam da geçemediği anlar oluyor, gereksiz detay gibi duruyor bunlar. Ya da senaryo çiğliği de denebilir tabii. Ama işte dediğim gibi o samimiyeti yakalayınca çok göze batmıyor bunlar. Benzer samimiyeti Bora Tekay'ın Fasülye (1999) filminde de bulmuştum mesela. Öyle aklıma geldi şimdi.


Film, Evrim Akın'ın tek sinema filmi. Bu arada toplam 18 bin kişi izlemiş filmi ve hasılatı da 111 bin civarı, bütçesi neydi ki acaba?! Dün ŞAŞKIN MEHMET ŞİMDİ N'APIYOR?'u yazdım, sonra fark ettim ki çok kimsenin izlemediği bir film bu, önce bi film tanıtım yazsaydım keşke dedim. Çünkü Şimdi N'apıyor? yazılarında, bi filmdeki karakterin filmin çekildiği günden günümüze kadar başına gelenleri ve şimdi n'aptığını anlatıyorum. Kurgu tabii ki, atıyorum. Yani bu yazıyı okuyan onu da okusun bence. O yazıyı okuyup anlamayan da önce bunu okusun sonra onu yine okusun. Okuyun lan!..

020217
Oku..

ŞAŞKIN MEHMET ŞİMDİ N'APIYOR?


Öncelikle buna bi bakmak istenebilir: bkz. bu..

Çok kimse bilmez Mehmet'in Zeynep için zaman içinde neler yaptığını. Sadece radyoda sesini duyup, İstanbul'dan tatil cenneti Alanya'ya gidişi bilinir. Bir otelde stajyer olan Zeynep'i bulmak için kırk takla atan Mehmet sonunda muradına erer ve romantik bir aşk başlar. Hani ikisi de gerçek aşkın peşindeki kırık kalplilerdi de birbirlerini bulduklarında kaçınılmaz olarak aşırı mutlu bir ilişkileri olacaktı ya, işte o öyle olmadı.

Sahne sanatları okuyan Mehmet, Zeynep'in peşinden gittiği sene sınavlarına giremediği için okulu uzamış, okulu uzadığı için babasıyla arası bozulmuş, babasıyla arası bozulunca parasızlıktan köye dönmek zorunda kalmış, köye dönüp tarlada çalışınca da babasının gözüne girmiş, öyle olunca da geri gelip okula devam etmişti. Bunların hepsi bir ay içinde olmuştu. Aradan birkaç sene geçti, iş hayatı başladı. Zeynep'le de ilişkileri fena değildi. Yani en azından Mehmet öyle sanıyordu.

Mehmet'in ev arkadaşı Çetin çapkınlığıyla nam salmış bir tipti, ta o zamanki tatil macerasında Zeynep'in kankisi Elif'le sevgili olmuştu. Çetin'le Elif sık sık ayrılıp barışıyordu. Mehmet çalışıyordu. Zeynep, zaman zaman gerçek aşka dair ümitsizliklere kapılıyor ve her seferinde Mehmet onu ikna ediyordu. Mehmet çalışıyordu.

Mehmet'in şehir dışı turneye gittiği bir ara Zeynep'in aşka olan inancı yine zayıfladı ve Mehmet'in ev arkadaşı Çetin'i boş bulunduğu bir anda alaşağı etti. Zaten bu konularda kaypak bir kişiliği olan Çetin kendine hakim olamayıp Zeynep'le beraber oldu. Çetin'den her şey beklenirdi de Zeynep hayal kırıklığı yaratmıştı. Olayı öğrenen Elif kıyameti kopardı ve ortada ne aşk, ne arkadaşlık, ne kankilik, hiçbir şey kalmadı. Mehmet çok yoğun çalışıyordu o ara, durumu öğrenince büyük bir düşüş yaşadı.

Ortadan kaybolan Mehmet'in üç beş sene boyunca kimselerle görüşmediği, telefonlara çıkmadığı, işi gücü bıraktığı haberi gazetelerin magazin sayfalarında küçük kutucuklarda yer buldu. Bu zaman içinde sadece Alanya'daki otel müdürü A. Rıza Bey'le görüştüğünü hissediyordum. O da büyük aşıktı. Aşıklar anlar birbirinin halinden. Sonra kendine gelmeye başlayan Mehmet. A. Rıza Bey çevresini kullanıp Mehmet'in tekrar piyasaya dönebilmesine yardımcı olmuş. Ama artık müzikal falan kalmadı diye dizi yönetmenliği yapmaya başlamış.

Üç sezondur oynayan bir gençlik dizisinin yönetmeni şu an. Başrolde de Itır diye gençten güzel bi kız var. Onunla sevgiliymiş. Reklam aşkı falan diyolar da üç senedir reklam mı kalır, olan olmuş orada. Bir röportajlarını gördüm geçen gün, hem diziden hem kendilerinden konuşuyolardı. Itır gıy gıy keman çalıyomuş çocukluktan beri ama hiç ilerletememiş, gülerek anlatıyodu. Ne kadar mütevazı kız dedim... Bi anda şimşekler çaktı bende.
Hatırlıyo musunuz, Mehmet'in Zeynep'le tanıştığı o otelde keman çalan küçük bi kız vardı, hani ressam bebe buna aşıktı, onun da adı Itır'dı di mi? Acaba mı dedim ama emin de olamadım. Öyle olsa bilirlerdi herhalde. Gerçi kız çok küçüktü, Mehmet desen o dönemleri komple sildi attı. Bak aşırı magazin mevzu çıkar ha buradan, bence üzerine gidilsin.

Bu arada Çetin de reklamcı olmuş, görüşüyolar arada Mehmet'le. Eskisi gibi değiller tabii de Vegas'ta olan Vegas'ta kalmış. Biz çıkalım kerevetine.

Şubat 2017

not: Mağara'da yazılısinema köşesinde başlayan Şimdi N'apıyor? yazıları, derginin kısa yayın hayatı sebebiyle tam gelişemeden bitti. Hayır, bitmedi dedim, her ay burada yazmaya karar verdim. Önceki yazıları da buraya ekledim. Şimdi N'apıyor? etiketine tıklarsanız, hepsi orada..
Oku..