The Damned United (2009)


Biraz da ezilen siyahi vatandaşlar harici biyografik bi film mi izlemek istiyorsunuz? İşte size şiddetli tavsiye: The Damned United (2009).. Futbolla çok da içli dışlı olmayan ben beğendiysem demek ki genele hitap edebilen bir film var burada. Filme başlamadan uyardılar beni, belki sen hani çok şey yapmayabilirsin diye ama yoo gayet de şey yaptım.. Bi kere Michael Sheen oynuyor.. Passengers (2016) yazısında hayranlığımı kısaca belirtmiştim ona karşı..

Yönetmen Tom Hooper en son The Danish Girl (2015)'ü yaptı, The King's Speech (2010)'le de 2011'de Oscar almıştı. Dikkat buyurun, biyografi çekmeyi seviyor kendileri. Geçen sene de Jaguar reklam serisi çekti popüler oyuncularla.. The Damned United (2009)'a kadar dizi sektöründe geçimini sağlayan yönetmen, bu filmden sonra tam bir sinemacı oluyor.. Arada taşaklı reklam çekmesi de onu İngiliz Sinemacı yapıyor..


İngiliz teknik adam Brian Clough, küçük bir takımın başındaki -eski futbolcu- bir teknik direktör. Hedefleri küçük olan bu takım için biraz fazla bir adam aslında. Transfer istiyo başkan yok çekiyo, malzeme alınacak başkan yok çekiyo.. Kankasının müthiş yetenek avcılığı sayesinde ucuza yetenekli çocuklar bir de göbekli bir usta topçu getiriyor takıma. İyi oynuyor takım. Sonra bi kupa maçında birinci ligten Leeds United'la eşleşiyorlar. Büyük heyecan, büyük fırsat. Leeds s.kiyor bunlar affedersin.. Yenilmekten çok Leeds'in hocası Don Revie'nin tavrı canını sıkıyor Clough'un..

Derby Country takımıyla başarıdan başarıya koşan Clough, bundan bi üç beş yıl sonra başkanla falan kavga edip ayrılıyor. Tam başka bir kulüple anlaşmışken Leeds'te hocalık teklifi geliyor ve hemen atlıyor, nasıl atlamayasıca.. Don Revie milli takımın başına geçtiği için iyi bir hoca arayan Leeds, bu hırçın dahiyle çalışmakta bir sakınca görmüyor.. Clough ise neredeyse intikam peşinde.. Revie'nin etiksiz öğrencilerini adam etmek niyetinde ama çok da başarılı olamıyor gibi.. Don Revie topçuları öyle bir büyütmüş ki, onlara başka birinin hocalık yapması çok zor zaten..

Hazin bir kariyer yani Brian Clough'un ki.. Bir inat uğruna ne kariyerler, ne dostluklar yanıyor diyor film. Çok başarılı bir anlatımı, çok seyiri kolaylaştıran bir kurgusu var.. Bi Leeds'e gelişini bi Derby'deki maceraları anlatılıyor.

Senarist Peter Morgan, o da tam bir biyografi canavarı.. Michael Sheen'i başrolde izlediğimiz filmde, kankasını Timothy Spall, Emre Belözoğlu'nu Stephen Graham, küçük başkanı Jim Broadbent, Revie'yi de Colm Meaney oynuyor.

Bence kesin bi ara izlenecek film, 8/10..

170217
Oku..

Passengers (2016)


Prometheus (2012) ve Doctor Strange (2016) gibi fantastik bilimkurgu filmlerin senarist kadrosunda yer alan Jon Spaihts'in yazdığı filmin yönetmeni Norveçli Morten Tyldum, iki sene önce The Imitation Game (2014) ile Oscar adayıydı.
Film bittiğinde jenerikte işte şu kitaptan uyarlanmıştır falan yazacak diye bekledim. O kadar çok 'çok satacak gençlik romanı' hareketi var ki içinde, direkt film olarak yazılmasına şaşırıyor insan, özellikle günümüz şartları düşünülünce.

Bir yerde denk gelip öğrenmişim konusunu -normalde hiç yapmam-, ilginç geldi mevzu ve sinemada izlerim dedim. O ara da Gözde diye güzel bi kızla yeni tanışmışım, çok anlamıyor sinemadan ama böyle filmleri sevecek biri, şöyle bir film varmış diye anlattım, beraber izleriz dedik, bekledim. Sonra biraz ilginç şekilde irtibat kesildi Gözde'yle, filmi de izleyemedim kaldı öyle. Dün baktım düşmüş internete, yapıştırdım. Kesin severmiş şırfıntı, selam söyleyelim buradan.


Dünyanın yaşanacak hali kalmadığı bir zamanda başka gezegenlere koloniler halinde göç başlamış. Fakat aman Allah'ım, 120 yıl sürüyor yolculuk, Bilmemne 2 diye bir gezegen. Hayır oraya ilk giden nasıl gitti acaba, nasıl keşfedildi orası. 5000 yolcu ve 258 mürettebatla yüklü Avalon isimli gemide herkes uyku kapsülünde. Varış noktasına gelince uyandırılacaklar ve yeni bir dünyaları olacak. Bir meteor kümesinin içinden geçen Avalon, kalkanları sayesinde zarar görmeden yoluna devam ediyor ama küçük, çok küçük bir hasar alıyor o sırada. Bu hasar başta sadece bir yolcunun uyanması gibi masum bir hataya yol açıyor. Jim, ikinci sınıf yolcu, varış noktasına daha 90 yıl var. Olayı fark ettiğinde kocaman bir depresyon yaşıyor. Barmen Arthur dışında konuşacak kimsenin olmadığı gemide, tek başına yapılabilecek her şeyi yapıyor. Sakal bırakıyor.

Ve bir gün uyku kapsüllerinin yanından geçerken, yolculardan Aurora'yı görüyor, çok güzel kız. Sakalı kesiyor. Uyandırırsın uyandıramazsın, uyandırırsın uyandıramazsın, uyandırırsın uyandıramazsın derken dürtüyor kızı. Kapsül arızasıyla uyandığını sanan kız, birinci sınıf yolcu. Jim bir yıl üç ay sonra güzel yemek yiyebiliyor bu sayede ama Aurora gerçeği öğrendiğinde n'olacak?!


Uzayda geçen bir romantik komedi, prodüksiyon sağlam. Zaten iki Oscar adaylığı var filmin: En İyi Prodüksiyon Tasarımı ve En İyi Müzik adaylığı.. Tam müzikleri leş diyecektim ha, konuyla çok alakasız şeyler çalıyo gibi hissettim filmi izlerken, herifler adaylık vermiş.. Bi de mesela şu üstteki karede muhteşem bir görsellik var, uzay gemisinde havuz, zor bir efekt değil ama harika fikir. Bu gibi küçük ve muazzam numaralar için de bir ödül sistemi getirilsin bence..

Hadi gerekleri konuşalım. Filme puanım 5/10. Düşünce güzel, dram güzel ama o romantik komedi basitliği çok bozuyo havayı. Hele zaten üzerine kurduğun felsefe var ya, hani kaptan da sonradan gelip diyor zaten, boğulan biri istemsiz olarak yanında birilerini çeker yani.. Refleks olarak başkalarının hayatını mahvederiz, bu budur. Bu mevzu çok değerliydi, daha başka olabilirdi hikaye.

Kadro: Guardian of the Galaxy (2014) Peter, Chris Pratt; The Hunger Games (2012) Katniss, Jennifer Lawrence başrollerde.. Hayranlıksa bu, hayranıyım evet, Michael Sheen; The Matrix (1999) Morpheus, Laurence Fishburne ve figüran olarak Andy Garcia.

070217
Oku..

Masters of Sex (2013-16)


William Masters (1915-2001) diye bir adam var, jinekolog. Ama asıl derdi 'seks'. Adam sekse takmış durumda, ıncığını cıncığını araştırmak, öğrenmek, bilgilenip bilgilendirmek istiyor. "Herkes seks istiyor da, peki tam olarak nedir bu seks?" diye düşün düşün bi oluyor. Nasıl araştıracak ki bunu, ne hastane izin verir ne üniversite. Kılıf olarak jinekolog oluyor, yalnız baya iyi oluyor onu da. Aranılan doktor, hastanenin gülü. Ama deli işte, insanlığı kurtaracam diye yanıyor.


Hastalarını gizli tutarak, sorular sorup cevapları değerlendirerek başlıyor çalışmalarına. "Kaç dakika sürüyor?", "Nasıl olunca hoşuna gidiyor?", "Tam ne seviyorsun?" gibi şeyler işte. Üniversite bu kadarına izin veriyor. İşleri büyütüp, gizli gizli mastürbasyon yaptırıyor millete, tepkilerini inceliyor falan. Sonra biraz daha ileri gidiyor. Ama tabii bu denekleri bulması bir dert, elinde tutması ayrı dert. Diğer muayenehanede gözünün takıldığı bir sekreter var, yardımcı aradığı sırada bu kız başvuruyor, Virginia Johnson. İnsan ilişkileri konusunda görece daha başarılı olan Virginia, gizli görevlerde de üstüne düşeni çok başarılı bir şekilde kurtarıyor. Araştırmanın yolunda gitmesini büyük ölçüde bu hatuna borçlu Dr. Masters.

Masters'ın karısıyla olan ilişkisi de bir acayip.


Dizi, çiftin hayatının anlatıldığı biyografik roman taslağından faydalanılarak çekiliyor. Ne kadar bir kısmını işleyecek bu maceraların bilmiyorum ama biyografilerine baktığımda seksolog çift Masters ve Johnson'ın 1971-92 arasında evli oldukları ve Masters'ın 2001'de parkinson hastalığından, iki çocuklu Johnson'ın ise üç ay önce yani dizi çekilmeye başladığında öldüğü görülüyor. İzleyemediler yani..

Dr. Masters ve Mrs. Johnson

Tarihe geçen araştırmalara imza atan Masters ve Johnson'ın bu maceraları, Showtime kanalıyla izleyiciyle buluşmaya başladı. Yalnız ben anlamıyorum ya, Amerikan televizyonlarında bu diziler yayınlanıyor mu yani bu şekilde, baya sansürsüz güzel güzel sahneler. Valla bravo.


Henüz 4 bölümü yayınlanan dizi, Thomas Maier'in diziyle aynı zamanda çıkan biyografik romanından, Michelle Ashford tarafından senaryolaştırılıyor. Araştırmacı çifti ise, Lizzy Caplan ve Midnight in Paris (2011)'teki muhteşem kıl adam rolüyle bilinen Michael Sheen oynuyor. Diğer oyuncular: Caitlin Fitzgerald, Nicholas D'Agosto, Teddy Sears, Helene Yorke ve Julianne Nicholson...


25-10-2013

Dizinin ilk iki sezonunu izleyip bıraktım. Benden sonra iki sezon daha oynamış ve dört sezonla nihayete ermiş. Geçmiş olsun. İkinci sezonda sıkılmaya başlamıştım ben zaten, artık bölümler bunaltıcı olmaya başlamıştı, çok ağır işleniyordu hikaye. Her ne kadar oyuncular çok tatlı, konu ilgi çekici olsa da anlatım dili demek ki bayabiliyor..

24 nisan 2018
Oku..

Midnight in Paris (2011)


En iyi senaryo Oscar'ı sahibi Midnight in Paris (2011), Woody Allen'ın en beğendiğim filmleri listesinde, üstelik bu listenin de üst sırasında yer alıyor. Allen, Londra ve Barselona'nın ardından Avrupa filmleri serisine Paris'le devam ediyor. Paris gecelerinin sihirli bir yanı olduğunu anlattığı filminin başrolünde Gil Pender karakteriyle Owen Wilson'ı izliyoruz, Gil'in nişanlısı Inez'i ise güzeller güzeli (sıfır abartı) Rachel McAdams oynuyor.


Düğün öncesi nişanlısı ve nişanlısının anne babasıyla Paris'e gelen Gil, aynı zamanda yeni romanı üstüne çalışmakta olan ve bir zamanlar çoğu dehanın olduğu gibi Paris aşığı bir yazardır. Hatta evlendikten sonra bu şehirde yaşamak için nişanlısını da ikna etmeye çalışmaktadır ama Inez'in Paris'e bayıldığı söylenemez. Gil, Paris'te denk geldikleri arkadaşlarıyla daha eğlenceli geziler planlayan Inez'i eğlencenin kucağına (yani Paul'un kucağına) bırakıp Paris sokaklarında kaybolduğu sırada, hayranı olduğu adamlarla dolu, hayranı olduğu bir dünyanın içinde bulur kendini.


Film, bizi bu dakikalardan sonra muhteşem bir kültür-sanat turuna çıkarıyor. Ne olduğunu anlamadan Zelda-Scott Fitzgerald çiftiyle, Ernest Hemingway'le, Cole Porter'la ve Pablo Picasso'yla tanışıyoruz. Yetmiyor, hepsinin akıl hocası Gertrude Stein'a kitabını okutup tavsiyeler alıyor Gil; Picasso'ya çılgın tablolar yaptırtan, Hemingway'i Kilimanjaro'ya tırmandırtan Adriana'yla, aşk meşk olaylarına giriyor. Ama bunlar sadece geceleri oluyor ve Inez, Gil'in bu ne olduğunu anlamadığı gece gezmelerinden sıkılmaya başlıyorlar.


Film, açılışından kapanışına, renklerinden karakterlerin güzelliğine kadar her şeyiyle muhteşem.. Eğlenceli bir film izlemek isteyenlere ve muhteşem Paris manzaralarına, muhteşem müziklerin eşlik ettiği bu filmi şiddetle tavsiye ederim.


Oyuncular .... Karakterler
Gerçekte Olanlar
Owen Wilson .... Gil Pender
Rachel McAdams .... Inez
Kurt Fuller .... John, Inez'in babası
Mimi Kennedy .... Helen, Inez'in annesi
Michael Sheen .... Paul Bates
Nina Arianda .... Carol Bates
Carla Bruni .... Müze Rehberi
Serge Bagdassarian .... Dedektif Duluc
Gad Elmaleh .... Dedektif Tisserant
Lea Seydoux .... Gabrielle
Sihirle Gelenler
Yves Heck .... Cole Porter
Alison Pill .... Zelda Fitzgerald
Tom Hiddleston .... F. Scott Fitzgerald
Corey Stoll .... Ernest Hemingway
Sonia Rolland .... Josephine Baker
Daniel Lundh .... Juan Belmonte
Kathy Bates .... Gertrude Stein
Marcial Di Fonzo Bo .... Pablo Picasso
Marion Cotillard .... Adriana
Emmanuelle Uzan .... Djuna Barnes
Adrien Brody .... Salvador Dalí
Tom Cordier .... Man Ray
Adrien de Van .... Luis Bunuel
David Lowe .... T. S. Eliot
Yves-Antoine Spoto .... Henri Matisse
Laurent Claret .... Leo Stein
Vincent Menjou Cortes .... Henri de Toulouse-Lautrec
Olivier Rabourdin .... Paul Gauguin
François Rostain .... Edgar Degas


Yalnız bu şehrin olayı herkesin kendine göre sihirlenmesi. Mesela Gil'in altın çağ dediği Jazz Age, Adriana'nın altın çağ diyeceği Belle Epoque'la aynı değil tabii ki.. Gil'le Adriana'yı Maxime'e götüren çiftte, Pan Am'in başarılı oyuncularından Fransız Karine Vanasse var, çok beğenirim kendisi ve bu filmde ufak da olsa rolü olmasına çok sevinmiştim..

Marion Cotillard'ın arkasındaki güzel hanımefendiye bakınız, Karine..
Kadroya bakınca benim başım dönüyo resmen, böyle bir film yapılabileceği bile kolay hayal edebileceğim bi şey değil.. Biraz abartıyorum galiba ama bu filmi her izlediğimde yüzümün halini görseniz anlarsınız beni.. Çok çok üst düzey bir film.. Woody Allen'a saygılar, sevgiler..

27.08.2012
Oku..