Sultan Mehmed BoxSet

İtalyan Genteli Bellini'nin 1480 tarihli portresi

Sanat ve bilime tutkusuyla en has Osmanlı Sultanlarından olan genç Mehmed'in, ilk tahta çıkması bir olay, küçük yaşta tahtı bırakıp gitmesi başka olay, ikinciye devletin başına geçtiğinde İstanbul'a takması bambaşka bir olay. İstanbul'u fethederek Cihan Fatihi olarak anılması ise kazanılmış hak resmen. 1432 Edirne doğumlu Mehmed'in hikayesi, şehzadeliği, askerliği, 1453'teki fethi ve devamındaki devlet adamlığı, pek çok şekilde anlatılageldi günümüze. Sinema perdesinde ilk olarak Aydın Arakon'un yazıp yönettiği İstanbul'un Fethi (1951) filmi yer almakta. Hıncal Uluç şöyle anlatıyor filmi:
"Kilis'te ilkokuldayım filmi izlediğimde... Hem de iki defa gitmiştim. Öyle güzeldi.. Fatih'i, şimdiki Bora'nın babası Sami Ayanoğlu oynuyordu. Ulubatlı Hasan'ı da Türk sinemasının gelmiş geçmiş en büyük oyuncularından Turhan Seyfioğlu.. Bir sahneyi hiç unutmam. Bizans zindanlarında işkence gören Ulubatlı, gök gibi gürleyen Türk toplarının gümbürtüsü duyulmaya başlayınca, işkenceci Bizans subayına bağırır.. -Dinle kumandan!. Bu Bizans'ı almaya yemin etmiş olanların sesidir.. Ve yine dinle kumandan!. Bu Türk'ün sesidir!.- Sahne, 1951'den beri ezberimde kalmış. 67 yıl.. O zamanın imkanlarıyla hem de nasıl nefes kesen bir film yapmıştı Yeşilçam!."

Oyuncu Muharrem Gürses'in yazıp yönettiği Allah Yolunda üst başlıklı Fatih Sultan Mehmed (1983) filmi ise İslamiyet'in ışığında İstanbul'un fethini anlatıyor. Bu iki filmden sonra Fetih 1453 (2012)'ün zamanı gelmiş de geçiyormuş bile. Tarih kitaplarında heyecanla okunan hikayelerine, efsaneleşen fethine yakışır bir sinema filmi için geç bile kalınmıştı. Film çekilmeye başladı, uzadıkça uzadı.. Çok pahalıydı, güzel olması ve günümüz sinema teknolojisinin nimetlerinden yararlanması istendi.. Emekler boşa gitmesin dendi.. Ve yine çok güzel olmamakla beraber en azından derli toplu, şaşaalı bir film oldu. Ben filmi ilk gününde, ilk seansı olan 14:53'te izlemiştim, hatırlıyorum.. Heyecanla bekliyorduk çünkü.. Faruk Aksoy yönetimindeki filmde, Devrim Evin başroldeydi. Film o kadar uzundu ki, son on dakikasında çişimi tutup tutmama konusunda büyük bir sınav vermiştim. Yanımdaki arkadaşımın "Erol, sakın!" fısıltısı hala kulağımda.. Zor attım kendimi tuvalete.. Sonra yine Hıncal Uluç'ta okumuştum:
"Filmden sonra gazetecilerle konuşmamama tepki göstermişler geçen gün. Neymiş efendim, çok havalıymışım, ukalaymışım.. Onlar da insanmış, işlerini yapıyorlarmış.. Tamam kardeşim, yapsınlar.. Ama yanımda kız arkadaşım var, ben yarım saattir çişimi tutuyorum orada, dayamış mikrofonu ağzıma bir cümle bir şey.. Yahu sana laf mı yetiştireyim, çişimi tuvalete mi?.."

Ahaha diye gülmüştüm köşesinde okuyunca.. Neyse efendim. Fetih 1453 (2012) filminin hatırı sayılır gişe başarısından sonra kollar sıvandı kaymak toplamak için. Aksoy Productions olarak Kanal D ile anlaşıldı ve fakat Fatih (2013) dizisi 5. bölümün sonunda reyting muhasebesinden dolayı final yaptı. Dizide fetihten sonrası anlatılıyordu diye okumuştum, belki de bu sebeple çok ilgi görmedi. Kadrodakiler, Mehmet Akif Alakurt, Gamze Özçelik, Salih Bademci ve Hande Soral gibi isimlerdi. Büyük ümitlerle başlanan dizi hayal kırıklığı yaratmıştı.


Fakat Kanal D akıllanmıyordu. Yıllar sonra yeniden; Kenan İmirzalıoğlu başrolünde, Çetin Tekindor, Gürkan Uygun, Büşra Develi, Funda Eryiğit, Sedef Avcı gibi popüler isimlerle tekrar kadro kurarak anlatmaya başladı taht yolculuğunu.. Mehmed: Bir Cihan Fatihi (2018), altıncı bölümle final yapmak zorunda kaldı. Hıncal Uluç'a kulak verelim tekrar:
"Bitirildi. Çünkü seyredilmiyordu. Niye çöktü bu 'Süper Yapım' peki?. Diyorlar ki, 17 yaşındaki Fatih'i 41 yaşındaki aktör oynadı da ondan.. Diyorlar ki, günü, hatta kanalı yanlıştı.. Daha neler neler.. Her şeyi dediler de bir şeyi demediler.. Bu dizi berbattı, rezildi, felaketti ondan bitti.. 
Zaman her şeyden kıymetli, deyip, her türlü güvenlik önlemini kenara bırakarak fırlıyor Mehmed.. Ama salonun bir ucundan, kapıya yarım saatte geliyor. Atına biniyor. Ok gibi fırlayan at, beş metreyi beş saatte geçiyor.. Çünkü dizinin nerdeyse yüzde 80'i yavaş çekim.. Dizinin nerdeyse yarısı, hem de diyalogsuz yavaş çekim.. Yavaş çekim yürüyor, yavaş çekim gidiyor ve hiç konuşmuyorlar. Diyalog yok, bütün ormanı yavaş çekim geçiyorlar ki, 10 dakikada bitecek minnacık senaryo, 3, tam 3 saate uzasın.. Gitmiyor yahu!.. Gitmiyor.. Ekran önünde -Yürü be adam- diye bağırasım geldi kaç defa."

Başka söze gerek yok. Görüyorsunuz, mükemmel anlatmış Hıncal Baba.. Yürü be adam diye bağırasım geldi diyor, daha ne desin.. Yani Fatih'in şöyle ağız tadıyla bir dizisi izlenemedi. Yine elimizde, kötü efektli savaş sahneleriyle, kötü klişe Bizans tasviriyle, kala kala Fetih 1453 (2012) kaldı en iyisi diye..

Mehmed'in İstanbul'u fethi Türk Dünyasının hayali olduğu gibi, Haçlıların kabusuydu. Barbar Türklerin başarısı da haliyle üstü kapanmak istenen, çok dillendirilmeyen bir durum oldu. Hollywood'un fetihi anlatması zaten beklenmezken Dracula Untold (2014) ile Mehmed'i ilk kez perdeye taşıdılar.


Fatih tarafından Eflak Prensliği görevi verilen III. Vlad'ın, namıdiğer Kazıklı Voyvoda'nın Dracula'ya dönüşme efsanesini anlatan film, çocukken beraber eğitim alan Mehmed-Vlad ikilisinin nasıl olup da düşmana kestiklerine odaklanıyor. İrlandalı yazar Bram Stoker'in fantastik romanında efsaneleştirip vampir ilan ettiği Vlad'ı, tarihle harmanlanmış halde izliyoruz. Kurgu olduğu göz önüne alınırsa gayet başarılı bir film bile diyebilirim. (Vlad'ın Mehmed'i öldürmesi 'ülkemizde' bazılarınca çok tartışıldı, bu kurgudur tartışan arkadaşlar.. Tıpkı vampirlerin gerçek olmaması gibi..)

Fakat çok büyük bir eksikliği var; gereken yerlerde başrol Luke Evans'ın Türkçe konuşarak filme müthiş bir estetik katkı sunması ancak Mehmed rolündeki Dominic Cooper'ın askerlerine hitap ederken bile -muhtemelen becerememesi yüzünden- tek kelime Türkçe konuşmaması. Luke Evans'ın ve Ferdinand Kingsley'nin tabii ki Türkçeleri şahane değil ama çabaları takdire şayan. Bu arada Türk askerlerin kostümlerindeki süslemeler, şimdiye kadar hiç görmediğimiz şeyler.. Hiç mi Muhteşem Yüzyıl izlemediniz kostümcüler.. Fantastik-Aksiyon kategoride yer alan ve efekt konusunda da biraz sınıfta kalan filmin yönetmeni, Gary Shore..

8 Mayıs 2018


Geçenlerde izlediğim bir film daha bu film setinin içinde anılabilir: Deliler (2018). Osman Kaya yönetimindeki film, Fatih'ten çok azılı düşmanı Vlad sayesinde bu sette aslında. Filmin başında "Eh çok oldu bu Vlad da, Baba Sultan bir el at şu herife!" salığını verip kayboluyor. Ağaç Adam Baba Sultan'ı Yetkin Dikinciler, Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş'i Erkan Petekkaya, Fatih'i Rüzgar Aksoy oynuyor. Emir, dönemin bordo berelileri olan efsane Deliler'e ulaşıyor ve bir grup üst düzey savaşçı, Vlad'ı ve zulmünü yok etmek için yola koyuluyorlar. Yolda Deliler'e bir de kadın karakter eşlik ediyor ki afişe yazacak kız ismi olsun: Nur Fettahoğlu.

Film çok kötü olmamakla beraber iyilikle uzaktan yakından ilişkisi yok. Ayrıca her en kadar başka hikaye anlatırsan anlat o dönem dünya üzerinde Fatih diye bir karakter varsa sadece filmin başında göstermek çok akıllıca değil bence. Ayrıca Erkan Petekkaya ne kadar kötü bir kötü adam öyle; kesinlikle iyi anlamda demiyorum.

18.08.2019
Oku..

Inglourious Basterds (2009)


Inglourious (Şerefsiz, haysiyetsiz) Basterds (Piçler)

En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Sinematografi, En İyi Kurgu, En İyi Ses ve En İyi Ses Kurgusu kategorilerinde Oscar'a aday gösterip de vermeyip; sadece performans dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ını Christopher Waltz'a verdikleri; zaten onu da vermeseler insanlık suçu işlemiş olacakları bir film. Bütün oyuncularının takdirleri en abartılı şekilde hak ettiği, senaryosuyla, kurgusuyla kusursuz bir film Inglourious Basterds (2009). Benim en sevdiğim Quentin Tarantino filmi. Muhtemelen kendisinin de sevdiği üçüncü filmi falandır..

Yönetmenin yapımı en uzun süren filmi olduğu söylenir, beş altı sene uğraşmış bu filmle, özellikle senaryosuyla. Death Proof (2007)'tan sonra aldığı eleştiriler üzerine artık böyle ağır oturaklı şeyler çekmesi gerektiğini fark etmiş. Öyle sırf kan fışkırsın diye kan fışkırtarak ömür mü geçer demiş kendi kendine.


Nazi işgalindeki Fransa'da geçiyor hikaye, öldüremedikleri Yahudilerin peşindeler, kaçanlar ve saklananlar var. Yahudi Avcısı adı verilen bir Alman Subayı Hans Landa, muhteşem dedektiflik becerisiyle Führer'e hizmet etmekte. Ailesi katledilen ve kimliğini gizleyen Yahudi Shosanna, Paris'te bir sinema işletmekte. Amerika'dan gelen bir grup Yahudi Basterds da, Nazi üniforması giyen herkesin kafa derisini yüzme hedefi gütmekte. Bitmedi! İngiliz ajanlar da Amerikalılara destek olarak büyük bir katliam yapmak niyetinde.

Nazi nişancısı Zoller, savaş kahramanı ilan edilmiş ve başarıları filme alınmış. Filmde de kendisi oynuyor. Filmin galası Paris'te yapılacak. Galaya Führer'in de katılması bekleniyor. Nazi düşmanlarının ağzını sulandıran bir fırsat. Eğlence başlasın.


Muhteşem bir intikam senaryosu. Etkileyici bir karmaşa. Karakterler çok şık. Özellikle Hans Landa. Landa'yı, Waltz oynuyor; kazandığı Oscar ödülüyle bir de rekora imza atmış Avusturyalı aktör, bir filmde 4 farklı dil konuşarak ödül kazanan ilk oyuncu. İngilizce, Fransızca, Almanca yardırıp, çok azıcık da İtalyanca konuşuyor filmde. Brad Pitt, Basterds'ın lideri, Aldo Raine, harika işçilik.. (Brad Pitt kaç dil biliyor acaba gerçekte? Filmde Raine'e "Siz Amerikalıların konuşabildiği ikinci bir dil var mı ki?" diye söyleniyor -İngiliz ajanı Alman aktris- Hammersmark... Amerikalılar, İngilizceyi zaten herkes biliyor diye hiç kasmıyolar hakikaten.. Avrupalılar çok iyi o konuda ya..) Ve daha bir sürü efsane isim var kadroda.. Melanie Laurent, Michael Fassbender, Diane Kruger, Eli Roth, Daniel Brühl ve Lea Seydoux.. 2,5 saatlik filmin küçük bir kısmında Eli Roth da yönetmenlik yapmış gözüküyor imdb.com'da.. Top #250'de de 96. sırada..

6 Mayıs 2018
Oku..

The Greatest Showman (2017)


Geçtiğimiz dönem Golden Globe'ta En İyi Komedi veya Müzikal Film kategorisinde aday gösterilen ayrıca This is Me ile En İyi Şarkı heykelciğine kavuşan film, birkaç ay sonra da Oscar'a aynı şarkıyla aday oldu. Müzikal türdeki bu film aynı zamanda biyografik olarak sınıflandırılmış. P. T. Barnum'un internete yazınca ilk sırada çıkan Wikipedia sayfasındaki hayat hikayesiyle hiç alakası olmadığı ilk gözüme çarpan şey oldu. Amerikalı Mr. Barnum'un hikayesinin seyirci çekebilmek adına birazcık değiştirilmiş olduğunu yadırgamıyoruz zira kendisi de zamanında öyle para kazanmış; Barnum'un -filmde anlatılan- hikayesi, eğlenceli ve şatafatlı sahne şovunun arkasında bir sahtekarlık krallığı kurduğu yönünde.. Film, Barnum'un şu sözüyle noktalanıyor: "En asil sanat başkalarını mutlu etmektir."


Küçük Barnum, terzi çırağıyken ustasıyla beraber geldiği bir malikanede, evin güzel kızı Charity'yi görüyor ve büyüyünce onunla evleneceğini biliyor. Yıllar geçiyor, basit bir masa başı çalışan olarak Charity'yle evleniyor. Kız onu olduğu gibi sevip, onun her halinden memnun olup, iki küçük kızlarıyla beraber çok mutlu olabileceklerine inanıyor. Ama fakirlikten biraz rahatsız Barnum'un aklına, güzel eşine ve kızlarına layık oldukları yaşamı sunmak için bir fikir geliyor. Balmumundan hayvan heykelleri olan bir müze.. Fakat müze beklenen ilgiyi görmüyor. Hemen kızlardan birinin verdiği bir fikirle, canlılarını sergilemek istiyor; ama hayvan değil, insan.. Tuhaf insanlar müzesi.. Bir cüce, sakallı bir kadın, dünyanın en şişko adamı, vücudunun her yeri dövme olan biri, trapezci kardeşler.. Dans edip şarkı söylüyorlar.. (Sirkte normalde ne yapılır bilmiyorum ama film müzikal diye böyle görüyoruz.) Normalde ucube olarak görülen bu tipler... Yine ucube olarak görülüyor.. Ama bir farkla, artık insan içine çıkmaktan gocunmuyorlar, kendilerini kabul ediyorlar, acayipliklerini kabul ediyorlar ve This is Me...

"La La Land (2016)'le Oscar ödülü kazanan söz yazarlarından..." diye sunuluyor film.. O söz yazarlarının adını analım o zaman: Benj Pasek ve Justin Paul..


Sahne şovunun sert eleştiriler almasını, sanattan sayılmayıp hor görülmesini avantaja çeviren Barnum, Recep İvedik misali, iğrençlik eğlencesi yapıyor denilerek meşhur oluyor. Sonra işleri büyütmek için kafayı çalıştırıp çeşitli ilavelerle şovu başka boyutlara getiriyor. Ekibe gerçek sanatçılar ekleniyor. Ve iş öyle bir hal alıyor ki çok sevdiği, beraber çok eğlendikleri karısı ve kızından uzaklaşıyor..

Filmde anlatılan bu.. Ama okuduğum yaşam özetinde, "Barnum bir sirkte biletçi olarak çalışırken sirke ortak olmuştu, bir iş adamıydı. Bir dönem sirkin sunuculuğunu yapmış, iş büyüyünce patronluk, sonra da politikacılık yapmıştı." Bu arada 1871'de kurulan Barnum & Bailey Circus'un şimdiki adı Ringling Bros. and Barnum & Bailey Circus olmuş, halen aktif ve çalışan bir işmiş..


Filmde, günümüz sirkleri için çıkan 'hayvanlara eziyet ediliyor' polemiğine hiç girilmeyip, fiziksel farkı olan insanlara ve onların toplumda gördükleri tepkilere odaklanılmış. Hayvanlar da gösteriliyor arada ama o kadarcık yani..

Aslında efektçi olan Michael Gracey'in ilk yönetmenliği olduğunu bilmeden izledim, bazı sahnelerde çok amatör duran şeyler görüp sinir yaptım ama madem ilk işi, göz yumulabilir.. Gelecek vaadeden bir iş, puanım 6/10.. Müzikal yapmak kolay değil, herkes bilir.. Yapınca da güzel yapmak çok önemli, amatörlüğü gizleyebilecek bir tür değil müzikal.. Başrollerinde Hugh Jackman, Michelle Williams ve Zack Efron'un olduğu filmde, Zendaya, Rebecca Ferguson ve Keala Settle da yer alıyor..

6 Mayıs 2018
Oku..

Baby, Baby, Baby (2015)


Filmin yazarı, yönetmeni ve başrol oyuncusu Brian Klugman her şeyden önce aktördü. Pek çok projede, çoğu zaman ufak rollerle yer alan ve hayatını böyle idame ettiren bir aktör. Önce bir dizinin birkaç bölümünde, sonra büyük bütçeli bir bilim kurgu projesinde yazar olarak görev aldı. Sonra o büyük bütçeli bilim kurguda yazar ekibinden arkadaşı Lee ile beraber bir film yazıp yönetmek istediler. Umduklarından biraz büyüdü iş.. The Words (2012), başrolünde Bradley Cooper olan taşşaklı bir film oldu.. Fakat bu taşşağın bir bedeli vardı ve film daha çok para kazanabilmek adına -muhtemelen yapımcıların isteğiyle- bir takım revizyonlar yaşadı. Ben çok beğendim, eğlenceliydi, karmaşıktı, tam bir piyasa filmiydi. Lee de çok rahatsız olmadı bundan ama belli ki Brian'ın içine dert oldu. Benzer teknik kullanarak yeni bir senaryo yazdı, "Olması gereken buydu işte" dedi. Baby, Baby, Baby (2015), tek başına yazıp yönettiği ve başrolünde kendisinin olduğu -daha küçük taşşaklı- sevimli bir başka film.


Yani umarım böyledir hikaye. Aksi takdirde, filmini önceki filmine çok benzer teknik kullanarak çekmiş, kendini tekrar eden ve sonraki filmleri seyircide pek de heyecan yaratmayacak bir yönetmen oluyor kendisi. Şöyle anlatayım: Karakteriniz, özgüven eksikliğinden kaynaklanan çeşitli sebeplerle başarısız bir yazar. Hikayeniz ilerlerken, konuyla ilişkili olarak, yazarımızın yazdığı hikayeleri 'parça filmler' halinde başka oyuncularla göstererek aralara renk katıyorsunuz. Çok güzel, evet, ama neden 'yine'?.. Nedenin cevabı yukarıda uydurduğum ise, kabul edilebilir bir tepki fakat sırf ilkinde hoşuna gitti diye sonrakinde tekrar edilmişse üçüncü bir film daha izlemek istemem bu teknikle. The Words (2012) diye bir film izlememiş olsaydım, şüphesiz Klugman hakkında çok güzel düşünceler barındıracaktım zihnimde fakat izledim, bütün dünya izledi, böyle bir film var ve gayet tatlı bir film olan Baby, Baby, Baby (2015)'den sonra çeşitli soru işaretlerine sahibim.


En son ilişkileri üzerinden birer yıl geçmiş Sydney ve Sunny tanışırlar. Beraberken çok güzel zaman geçirirler, iletişimleri çok iyidir, resmen örnek çifttirler. Zaman zaman sürtüştüklerinde çok olgun davranıp olayı çözerler. Hayat hakkında çok güzel diyalogları olacaktır. Fakat her iyi şey gibi bu ilişkinin de sonu gelir. Sydney, güven duygusunun azaldığını ve gittikçe uzaklaştıklarını söylerken, Sunny de artık aşık olmadığını itiraf eder. Bir insanın neden güven duygusu azalır, bir insan neden artık aşık değildir?

Düşük bütçeli bir romantik komedi. Sonu hüzünlü ama genel olarak eğlenceli bir film, Klugman'a güzel kaş ortası beniyle Adrianne Palicki eşlik ediyor. Aralarda gösterilen 'parça filmler'in birinde de Bradley Cooper ve Jessica Alba jesti görüyoruz. Ve bu b şıkkını doğruluyor gibi..

3 Mayıs 2018
Oku..

Scott Pilgrim vs. the World (2010)


Aşırı eğlenceli bir film. Her seferinde sıkılmadan izliyorum, denk gelince izlemeyi reddedemiyorum. Üç beş kere izlediğim halde internette dolaşırken kadrosunda Chris Evans'ı görünce şaşırdım; sırf onu hatırlamak için açtım ama kapatamadım tabii, oturdum izledim.. Ve neden şimdiye kadar yazmamışım diye de kendime şaştım. Düşününce hatırladım, ben bunu Saygın yazar diye bekledim çünkü, muhabbeti geçmişti; en severek, tekrar tekrar izlediği filmlerden biri bu diğeri King Arthur (2004)'muş, yazması için ısrarcı olmuştum bunları ama unutulmuş kalmış işte öyle.. Bu bana kısmetmiş..


Kanadalı çizer Bryan Lee O'Malley'nin çizgi romanından uyarlanan filmin yönetmeni, en son Baby Driver (2017)'ı çeken İngiliz Edgar Wright.. İngiliz yönetmen, En İyi Kurgu kategorisinde Oscar'a da aday gösterilen o filmin kurgucularıyla bu filmde de beraber çalışmış zamanında.

Scott Pilgrim vs. the World (2010), çekim aşamasında olduğu kadar kurgu sürecinde de kendi eğlencelerini ön planda tutmayı başaran bir ekibin ürünü olduğunu belli ediyor. Gerçekten de yapmakta oldukları şeyi kendi sevdikleri şekilde yaparak çalışanlar güzelleştirecek dünyayı. Filmi izlerken alıyorum ben o enerjiyi..


Scott Pilgrim, liseyi bitirdikten sonra arkadaşlarıyla müzik grubu kurup rock-star olma hayaliyle garajlarda çalışan, didinen onlarca Kanadalı ergenden biridir. En son tutkulu aşkı tarafından terk edilmesinin üstünden bir sene geçtikten sonra şimdi liseli bir kızla sevgilidir. Grup arkadaşları onu yargılayadursun o hemen ertesi gün rüyalarına giren kızı kütüphanede görecektir. Ramona Flowers.. Tam bir afet.. Cool kavramının yılmaz neferi.. Amerikalı, seksi, renkli saçlı..

Ramona'ya, bir çok nafile denemenin ve kallavi araştırmanın neticesinde yanaşabilen Scott, randevuyu koparır. Fakat Ramona'nın karanlık bir geçmişi vardır. Savaş başlar. Yedi Şeytani Eski Sevgili Tarikatı, Scott'un peşindedir.


Yakınlarda vizyonda izlediğimiz Spielberg'ün Ready Player One (2018)'ının daha samimi ve Old School hali.. Bilgisayar oyununun kahramanı oluyor bir anda hikayesini izlediğiniz karakter. Puanlar topluyor, çeşitli silahlar ve ekstra can kazanıyor..

Filmin kadrosunda ise çok sevimli isimler bir araya geliyor. Dünya üzerinde galiba bir tek benim sevdiğim bir film olan Juno (2007) ile bildiğim Kanadalı Michael Cera ve bu filmdeki renkli saçlı rolüyle hafızalara kazınmış Mary Elizabeth Winstead başroldeler. Alison Pill, Ellen Wong, Anna Kendrick, Aubrey Plaza; Chris Evans, Jason Schwartzman ve Brie Larson da kadrodaki diğer dikkat çeken tipler. Çok renkli kadro, çok renkli hikaye, çok renkli bir kurgu ve Ramona'nın saçları.. Filme puanım 8..

2 Mayıs 2018
Oku..

Francesca, Francesca [2013]


Güzel oyuncu Rachael Taylor'ı Jessica Jones (2015- )'la hatırladık, daha önce Transformers (2007)'taki küçük rolüyle dikkatleri çekmişti. İnternette dolaşırken denk geldim bu filme de.. İlginç şeyler öğrencem derken iyice kafam karıştı..
Bi ara -muhtemelen gelen teklif üzerine- şık bir kısa film çekmek istemiş, yönetmenlik yapacakmış. Belki de oyunculuk dışında kendini denemek, yapabilirliğini sınamak istemiştir. Arkadaşı model-yazar Tyler Mahoney'nin metnini yazdığı 3 dakikalık bu kısa filmde, o dönem Spartacus (2010-13)'le çok popüler olan Hanna Mangan Lawrence oynamış. Bu üç güzel kadının gizli ortak noktaları Avustralyalı olmaları.

Çektikleri film, sinematografi ve kurgu anlamında gayet tatmin edici. Hanna Mangan gayet profesyonel. Sanıyorum bu bir reklam filmi olarak hazırlanmış. KAHLO diye bir marka için; fakat kapanmış bir internet sitesi adresi var sadece elimizde. Çok muhtemeldir ki, bir Avustralya deri markası.. Youtube sayfaları KAHLOaus'ta bir tek bu video var. Ya da belki de bu çılgın kızlar kendi markalarını mı yaratmaya çalıştılar nedir?! Elimizdeki gizemli bilgiler Taylor'ın instagram hesabından edinebildiklerimizle sınırlı..


Ve bir de bu konuyla ilgili düzeltmek gereken şey, filmin imdb hesabındaki yönetmen adıdır. Rachel yazmışlar, ortalığı karıştırmışlar. Emeğe saygı, millet bilsin doğrusunu.. 1 Mayıs vesilesiyle hak geçmesin, düzeltelim.. Video hem youtube'da hem vimeo'da izlenebilir.

1 Mayıs 2018
Oku..

Confessions of a Shopaholic (2009)


Film çıktığı zamanlar, öğrenci yurdunda kalıyorum, her akşam bir film açılıyor odada belli bir saatte, izleyeceksen o saatte odada olacaksın, böyle bir etkinlik. O dönem bunu ve bunun gibi çok film izledik yani. Filmler internet kafeden bir harddisk dolusu gelmişti, alfabetik sırayla izliyorduk. Tarz, tür yok; ne açılsa onu izliyorsun. Bu etkinlik, bana film izleme ve film üzerine konuşma alışkanlığı kazandırdı işte. Bir süre sonra kendi bilgisayarımı aldığımda, biraz daha kendi tercihim olan filmler izlemeye başladım. Bu blog da o zamanlar ortaya çıktı zaten. Artık kendi başıma izlediğim için odadakilerle konuşamıyordum film hakkında, böylece yazmaya başladım. Bilinçli izlenen filmle rastgele izlenen film arasındaki farkı da gördüm sonradan. İnsan sürekli olarak -gelişim olmasa da- değişim halindedir.. Her şey değişir.. Zaman zaman bakıyorum eski yazdıklarıma, geliştik elhamdülillah diyebiliyorum..


O zamanlar izlediğimizde, eğlenmişizdir muhtemelen.. İkinci sınıf bir film, sağda solda önerebileceğim türden değil ama herkesin dikkatini çekebilecek bir konusu var. Çünkü bu 'alışverişkoliklik' gerçekten var ve ciddi bir şekilde de işlenmesi gerekiyor. Bu film ise, mizahi yaklaşımlarla, abartılı bir anlatım sunuyor. Sophie Kinsella'nın romanından uyarlanan filmin yönetmeni Paul Hogan.

Rebecca, çocukluğundan beri bastırılmış olan alışveriş tutkusunu, reşit bir insan olunca salmış ve tabii ki sıvamış. Genç bir kız olup, New York'a yerleşmiş; ev arkadaşlı bir evde kalıyor ve hiç sevmediği bir bahçe tasarım dergisinde çalışıyor. Ama o New York caddelerinde dolaşmayı, mağaza vitrinlerine bakmayı, sürekli alışveriş yapmayı ve hayali olan moda dergisi Alette'de çalışmayı istiyor. Daha şimdiden bütün kredi kartlarının limiti dolmuş, boğazına kadar borca batmış Rebecca'nın çalıştığı dergi kapanınca ortalık karışıyor. Kabul edilmek için Alette dergisine yazdığı alışveriş tutkusu üzerine mektubu, yanlışlıkla bir ekonomi dergisine gönderince bir anda başka bir alanda kariyer yapmaya başlıyor. Ve 'yeşil fularlı kız' böyle ikon oluyor..


Biraz zorlasan 'sadeliktir asıl güzellik, fazlasına ihtiyacın yok, at-sat-ver rahatla' felsefesine açıkça hizmet ettiği bile söylenebilecek bir film. Aslında böyle yazınca daha iyi bir film olabileceğini, özünde o mükemmel hamuru taşıdığını düşündüm şimdi. Absürt mizah değil de daha oturaklı bir iş yapsalarmış çok daha şık dururmuş bu hikaye için. Mesela yine moda dergiciliği temalı ilerleyen The Devil Wears Prada (2006) çok daha akıllı bir yapım, çok kaliteli duruyor. Hem hikaye hem anlatım üslubu olarak. Kıyaslamak hoş değil tabii ama öyle aklıma geldi işte. Hele ki 1 Mayıs'ta emeği hiçe saymak gibi olmasın.. Daha iyi olsun diye, yapıcı bunlar hep, yapıcı eleştiri..

Filmin en dikkat çekici tarafı, kadrosu: Isla Fisher, Krysten Ritter, Leslie Bibb.. Bu kızlar dışında bir de usta isimler var: Joan Cusack, John Goodman, Kristin Scott Thomas.. Esas oğlan da Hugh Dancy..

1 Mayıs 2018
Oku..