Avengers: Infinity War (2018)


Kendine Yenilmezler diyen ekibin bir araya toplandığı ilk film The Avengers (2012)'tan önce, iki Iron-Man, bir Hulk, bir Thor, bir de Captain America filmi izlemiştik. The Avengers (2012)'tan sonra birer tane daha Iron-Man, Thor, Captain America filmi, bir de GG ve hoop Avengers: Age of Ultron (2015).. Sonraki sene Ant-Man ve neredeyse bütün takımın yer aldığı bir Captain America filmi daha.. Devam eden yıllarda, Dr. Strange, GG vol. 2, Yeni Spider, Thor, Black Panther derken günümüze, Avengers: Infinity War (2018)'a geldik.. Yani bu filme kadar -bakiyim kaç film yazdım- 18 öncesi filmi var.. Ama yine de, hani çok alakasız tipler olup, "Aşkım, imdb puanı yüksekmiş bak, şu filme gidelim istersen!.." diyenlerin bile keyifli zaman geçirebileceği bir film..

2,5 saatlik filmde toplasan 5 dakika bile göremeyeceğiniz efsane oyuncular var.. Efsane derken lafın gelişi değil; Gwyneth Paltrow, Benicio Del Toro gibi Oscar'lı isimlerden; Peter Dinklage, Tom Hiddleston gibi Golden Globe'lulara kadar.. 5 ila 15 dakika arası ekranda görünme şansı yakalayanlar arasında, Scarlett Johansson, Chris Evans gibi isimleri sayabilecekken; diğer efsaneler olan Robert Downey Jr., Josh Brolin, Mark Ruffalo, Zoe Saldana gibileri onlardan sadece biraz fazla gördüğümüzü belirtmek gerekir. Red Carpet gibi film, biri gidiyo biri geliyo.. Hiçbirine tam doyamıyorsunuz, gitmesinler istiyorsunuz.. Ama ekranda gördüğüm an, hemen geçsin diye beklediğim isimler de yok değildi, adı lazım değil baş harfi Don Cheadle.. Terrence Howard'ın yerine geldiğinden beri nefret doluyum bu herife..


İlk kez The Avengers (2012)'ın, sonra da Guardians of the Galaxy (2014)'nin jenerik sonu sahnesinde gördüğümüz Thanos, bu filmde başrol kötü adam oluyor. İlk göründüğünde, altı güç taşı için, "Onları istiyorum!" diyordu adamına; sonrakinde de kendi kendine "İyi madem, ben gider alırım." Şimdiye kadarki filmlerde mücadele hep aslında o taşları -korumak vs ele geçirmek- üzerineydi. Thanos'a güç olarak en denk olan Thor'un, önceki filmlerde güç aldığı çekici yok olmuştu; bu filme de yanında Hulk olmasına rağmen büyük bir yenilgiyle başlıyor. Bu yenilgiden sonra gururu incinen Yeşil Dev'in Bruce'a küstüğünü ve ortaya çıkmak istemediğini görüyoruz; ilginç bir iletişimleri var.. Çekiçsiz Thor, Hulk'suz Bruce'a, Captain America: Civil War (2016)'da Steve'siz kalan Iron-Man de ekleniyor. Yenilmezler, artık pek de yenilmez değil gibiler sanki..


Üçüncü filmin geleceği duyrulduğunda, Avengers: Infinity War Part I ve Part II şeklindeydi plan. Yönetmenliği Russo Kardeşlere bırakılan filmin adından zaman içinde Part I ibaresi kaldırılmıştı ama film bitince fark ettik ki bayağı Part I'miş, çünkü yarım kalıyor film. Seneye gösterilmesi beklenen diğer Untitled Avengers Movie bunun Part II'si olacak belli ki.

İlk yarısı, hikaye aktarımı açısından gelmiş geçmiş en kötü Marvel filmi olmaya adayken, ikinci yarıda o kadar güzel toparlandı ki ve duygusal altyapı anlamında en iyi Marvel filmi olmaya yaklaştı. Bruce'un saflıkları gevrek, Thor'un esprileri yavan, Tony'nin tavrı tatsız derken hikaye çok dağıldı; sonra Thanos ipleri eline aldı ve Gamora'yla beraber çok ön plana çıktı hikayede. Hikayenin dağınıklığı, ekibin bütün evrene yayılmasıyla da ilgiliydi galiba, iletişim koptu, uyumsuz adamlar birlikte takılmak zorunda kaldı falan.. Sürekli evrenin yarısı, insanlığın yarısı, kuşların yarısı, onun bunun yarısı diyerek geçirdiler zamanı.. Oysa Thanos'un, kaynakları akıllıca kullanma felsefesi çok daha güzel anlatılabilirdi.. Sonra savaş alevlenince duygusal olarak da toparlandı hikaye, güzel oldu..


Sonuç olarak, beklentilerimi karşılamadı film; puanım 7/10.. Fakat film, daha ilk gösterim gününde aldığı oylarla imdb-top-rated listesinde 9.1 puanla 9. sırada yer alıyor.. İlk günler fanatikleri izler, yüksek oy normaldir, bu kimseyi yanıltmasın, o listede durmak kolay değil hatırlatayım.. Benim sırasıyla 9 ve 7 puan verdiğim ilk iki filminin şimdiki puanları 8.1 ve 7.4 şeklinde.. Sanıyor musunuz ki ilk zamanlar böyleydi bu puanlar.. Bir ay sonra kontrol edelim bu 9.1'i, ödev olsun..

Bu arada ben tanıyınca çok sevdim Thanos'u.. Bence haklı adam.. Birinin yönetimi ele alması ve çok kalabalık olan canlı nüfusunu adil bir şekilde azaltması gerekiyor.. Çok kalabalık oğlum bu haliyle evren.. Ben Thanosçuyum!.. Aday ol, oyum sana Thanos.. Erdoğan'ı zorlayacak aday lazım bize!..

28 nisan 2018
Oku..

Perfetti Sconosciuti (2016)


Psikolog eşinden gizli terapiye giden Rocco'ya durumu öğrenen eşi soruyor: "İşe yarıyor mu bari?" Rocco diyor ki: "Sen söyle.. Ama şu kesin ki, bu sayede alttan almayı öğrendim. Her tartışmayı bir üstünlük savaşına çevirmemeyi. Ve bunun erdemli bir davranış olduğunu.. Tartışmalarında geriye bir adım atanların kalıcı çiftler olduğunu fark ettim. O geriye adım aslında ileriye bir adım oluyormuş." Tamam, bu biraz klasik gelmiş olabilir şuna ne diyeceksiniz: "Nasılsın?" diye mesaj geliyor Lele'nin önündeki telefona, cevap yazmak istemiyor, Peppe de "Mesajlara cevap yazmayanları anlamıyorum, birisi senin hatırını sormuş, iki saniyeni almaz, ne olur -iyiyim, sağ ol- yazıversen yani?!" Hmm bu da mı gol değil. O zaman Rocco'nun kızıyla -aslında gizli olması gereken- telefon konuşmasını dinleyin. Nasıl ebeveyn olmak gerektiği konusunda güzel bir ders içeriyor.

Bir arkadaş toplantısındayız. Ay tutulmasının olduğu gece, yedi arkadaş yemek yiyorlar Rocco ve Eva'nın evinde. Çift, çift, çift ve sap şeklinde yedi kişiler. Sırlardan konu açılıyor, gayet samimi olan bu arkadaş grubu birbirlerinden gizli saklı bir şeyleri olmadığını söylüyor bir ağızdan. Sonra oyun olsun diye cep telefonları çıkıyor, masalara konuyor. Gelen eden her şey ortada olacak. Başta, bir gazla "Yok ya ne gizli saklım var ki benim" diyen herkesin bir şeyleri dökülüyor masaya. Çok keyifli gibi ama aslında gerilimli bir oyun. Bu sırada da size yukarıda birkaç örneğini verdiğim, sosyal hayat, ilişkiler, çocuklar, ailecilik, cinsiyetçilik falan her konuda konuşuyorlar.


İtalyan sinemacı Paolo Genovese'nin yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu dört arkadaşıyla beraber yazdığı film çok popüler oldu dünya çapında. Ülkemizde Cebimdeki Yabancı (2018) ve İspanya'da Perfectos Desconocidos (2017) isimli uyarlamaları çekildi. Fransız versiyonu Le Jeu (2018) da yakın zamanda yayınlanmak üzere hazırlanıyormuş. Hollywood versiyonu da kaçınılmaz bence, pahalı oyuncuları toplayıp şöyle, gişesi garanti bir film çekebilirler her an. Bir yorum görmüştüm, Black Mirror işlerine benzetmiş biri, çok doğru, yumuşatılmış bir hali gibi ama kesinlikle teknolojinin hayatımıza yön verdiği konulardan birine dikkat çekiyor film; tıpkı Black Mirror gibi. Aslında çok sır gibi olmayan ama ortaya çıktığında başımızı derde sokabilecek binlerce bilgi içeriyor telefonlar. Sonuçta herkesle her şeyi paylaşamaz insan, açık sözlülüğün bir sınırı vardır sosyal çevrede. Zaten bir de işin içine Şekspiryen bir yanlış anlama bulaşdıysa, vur davullara. Yalnız bir İtalyan filminden eşcinsellik hakkında bu kadar sert çıkışlar beklemezdim doğrusu. Yerli versiyonunda izlesem çok yadırgamam belki ama..


Gayet başarılı, hikaye üzerine yoğunlaşan tek mekan filmlerden. Büyük bir çoğunluğu yemek masasının başında geçiyor. Bizdeki versiyonunu henüz izlemedim ama tanıtım videosunda, yemek hazırlama sahneleri ve müzikler göz doldurucu duruyordu.. Dinamik tutmak adına yer yer yükselen bir kurgu hazırlandığı hissediliyor onda. Bunda ise ortamı hareketlendirecek bir numara yok, gayet gerilim dozu yüksek başlıyor ve tekdüze, sonuna kadar da koruyor o havayı. Ve modern bir final yapıyor..

Cebimdeki Yabancı (2018)'yı Alper Kaya yazmıştı film vizyondayken, rica ettim, aldım buraya. Aynı konunun iki farklı yönetmen tarafından işlenmesine paralel olarak aynı konuya sahip iki farklı filme iki ayrı yazardan cümleleri aynı blogta buluşturmak istedim. Kimseye bir faydası olmayacak belki ama hoş olur diye düşündüm. Sevgiler..

27 nisan 2018
Oku..

Cebimdeki Yabancı (2018)

Konuk Yazar // Alper Kaya


Serra Yılmaz’ın ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu film, geçtiğimiz hafta itibarıyla vizyona girdi. İtalyan yönetmen Paolo Genovese’nin 2016 yapımı “Perfetti Sconosciuti” isimli filminin yerli uyarlaması olan yapımda Ferzan Özpetek ve BKM Film de yapımcı olarak destekçi konumda…

Film, ülkemizde az işlenen bir tema üzerinden ilerliyor: Arkadaş toplantısı konseptli gerilim! Sahiden de arkadaşlık, dostluk ve aile kavramlarının bizimki gibi tartışmalı olabildiği bir ülkede şimdiye dek neden bu konuda yaratıcı adımlar atılmamış ki?


Film, bir yemek hazırlama sahnesiyle açılıyor. Bu haliyle de barındırdığı İtalyan filmi dokusunu fazlasıyla hissettiriyor. Sonrasında, iki farklı çiftin yola çıkış sahnelerini görüyoruz ve en nihayetinde bir çiftin evinde buluşup yemeğe oturuyorlar yedi arkadaş. Tabii, bir oyun teklifiyle gece ilerliyor: Herkes telefonlarını masaya koyuyor ve gelen her şey herkese okunuyor.

Ortaya çıkabilecek sırları az çok tahmin edebilirsiniz. Bu hususta takdir edilecek asıl nokta şu: Senaryo o kadar özenli işlenmiş ki, tüm arkadaşların en az bir diğer arkadaşla kesişmesi sağlanmış. Üstelik bu, zorlama veya amiyane tabirle “kör göze parmak” şeklinde yapılmamış.

Temele aldığı teknoloji köleliği, filmdeki tabirle ‘ceplerdeki yabancı’ yaklaşımının yanı sıra homofobi, evlilik, evlilikte çocuk, arkadaşlık gibi pek çok kavrama dair çok sıkı darbeler indiriyor. Bunu da öyle alelade, söyleyip de görevini tamamlama güdüsüyle değil; odanın ortasına bir bomba bırakma pahasına gerçekleştiriyor.


Oyuncuların hiçbirisi, “Bu filmde ne işi var?” dedirtmiyor. O kadar uyumlu ve akışa uygun oynuyorlar ki; hepsi isimlerinin hakkını veriyor. Fakat en son Arif v 216 (2018)’da izleyip beğendiğim Çağlar Çorumlu‘nun bu filmin de gizli “başrolü” olduğunu söylemem herhalde kimseyi şaşırtmaz…

Benim nazarımda filmin en çarpıcı repliğini ileterek yazıyı noktalamak istiyorum: “Tartışmalara dair ne öğrendim biliyor musun? Haklı değil, mutlu çıkmak gerekiyormuş.”

(Yazıyı 5 Şubat 2018'de alperkaya.org'ta yayımlayan Alper'den rica ettim, renk katması adına yazılısinema'ya taşıdım. Ben de filmin İtalyan orijinali olan Perfetti Sconosciuti (2016)'yi yazdım, aynı konunun iki farklı yönetmen tarafından işlenmesine paralel olarak aynı konuya sahip iki farklı filme iki ayrı yazardan cümleleri aynı blogta buluşturmak istedim. Kimseye bir faydası olmayacak belki ama hoş olur diye düşündüm. Sevgiler..)

27 nisan 2018
Oku..

Aus dem Nichts (2017)


Yeteneğine, sinema vizyonuna laf söylenemez, Almancıların şahı bir kardeşimiz. Almancı demek de yanlış sanıyorum, direkt Alman adam. Şimdiye kadar filmleri hep çok konuşuldu, hep dikkat çekti. Kariyerini şahlandırdığı Duvara Karşı, Gegen die Wand (2004)'tan, Paramparça, Aus dem Nichts (2017)'e kadarki filmleri hep olay oldu, çünkü çok olay filmlerdi hakikaten. En son The Cut (2017)'la, birilerinin sözde birilerinin özde dediği Ermeni Soykırımı merkeze alınmış bir hikaye anlattı.
(Bu konuyla ilgili şunu söylemek isterim, bir film size 'gerçek bir hikayeden esinlenilmiştir' ya da 'true story' falan diyorsa 'kesin öyledir' anlamanıza gerek yok; sinema bu, resmi kayıtlar bile yalanlarla doluyken altında -yönetmen- diye insan ismi yazan bir hikaye 'kesin öyledir' anlamına gelmez. Açıkçası benim çok merak ettiğim bir konu olmadığı için, 'Ermeni Soykırımı' mı, 'Sözde Ermeni Soykırımı' mı umrumda değil; merak etsem ona göre araştırıp kendi fikirlerimi oluştururdum zaten. Ben sadece 'anlatılan' bir hikaye olarak gördüğüm için öyle izledim filmi, bende algı yaratmasına izin vermedim. Tavsiyem de bu yöndedir zaten.)
Sonraki filmi de, eğlence dozu yüksek, çocuk karakterli, rengarenk, sinematografi harikası bir filmdi; Tschick (2016).. Bu filmle biraz yumuşatmıştı ortalığı.. Akın, filmleriyle genelde Venedik, Cannes, Berlin gibi Avrupa'daki festivallerde ilgi görüp, ödüller kazanırdı. Bu sene Golden Globe'ta Aus dem Nichts (2017)'i görünce sevindim kendi adıma. Oscar'da da adaylık bekledim ama çıkmadı; derken Golden Globe'u kazandı, daha da sevindim. Filmi izleyip, beğenince çok daha sevindim..


Film üç bölümden oluşuyor: Aile, Adalet ve Deniz.. Dört beş yaşlarında bir oğulları olan Katja ve Nuri Şekerci çifti gayet mutlular, öyle görüyoruz. Ekonomik olarak durumları gayet iyi. Katja, birçok dövmesi olan yeni nesil bir anne; ot içer, rock dinler.. Nuri'nin torbacılık yaptığı zamanlar tanışmışlar, sonra uyuşturucuyu komple bırakıp aile kurmuşlar. Bir gün Nuri'nin ofisinin önünde bomba patlıyor ve küçük oğlu ve eşini kaybediyor Katja. Cinayet soruşturması yapılırken Nuri'nin sabıkaları gündeme geliyor hep ve bu Katja'yı ziyadesiyle üzüyor. Sonra asıl mevzuya geliyoruz, karşınızda Neo-Naziler; Alman olmayanların önce Almanya'da sonra Dünya'da olmamalarını isteyen faşistler. Bakalım Alman Adaleti nasıl çalışıyor. Filmin çok önemli bir kısmı mahkeme salonunda geçiyor.


Adalet sistemi nasıl çalışmalı? Kararı verecek kişi, Yargıç, Hakim, neyse; yasalara mı yoksa insanlığa mı sığınmalı? Şöyle bir laf ediyor: "Bayan Şekerci, sinirinizi anlıyorum ama burası mahkeme salonu ve biz bir karara varana kadar şüpheliler suçsuzdur." Teknik olarak çok doğru olmakla beraber, suçlu olduğu yüzünden belli olan birine suçsuzdur demek de insanlık değil gibi duruyor. Hele adalet savunucusu denen avukatlar, ah o yanlış taraftaki avukatlar; dolandırıcıyı, tecavüzcüyü, teröristi, katili, bilimum oçeyi 'savunan' avukatlar.. Nasıl yapılır ki bu meslek? Diyelim katili savundun, işini çok da iyi yaptın ve katili kurtardın. E avukat da suçlu o saatten sonra bence. Ya da ben hiç anlamıyorum bu işlerden. Böyle şeyler düşündürten bir film işte.

Diane Kruger başrolde, bir dünya markası Kruger'i hiç bilmeseniz Inglourious Basterds (2009)'la bilirsiniz.. Nuri rolündeki Numan Acar da artık dünya markası ama ben filmde görünce hemen Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? (2006)'deki halini hatırladım.. Filmdeki kötü tipleri de kesin görmeniz lazım, muhteşem kadro oluşturulmuş. Casting by Monique Akın.. Filme puanım 8..

26 nisan 2018
Oku..

Senna (2010)


Gelmiş geçmiş en iyi belgesel filmler arasında sayılırken duydum hep. Çok sık belgesel izleyemiyoruz tahmin edersiniz ki ama izleyince de güzellerini, etkileyicilerini tutturmak istiyoruz. Konusu ilgimizi çeksin, anlatım dinamik olsun, yeni şeyler öğretsin.. Kriterlerim bunlardır benim.

80'lerin sonu 90'ların başı.. Genç yaşta gokartla başladığı sürüş sporuna -ailesinin hali vakti yerinde olmasıyla, kolayca- formula ile devam eden Brezilyalı Ayrton Senna'nın, çok kısa sürede büyük başarılara imza atması ve dünya çapında tanınan, etkili bir sporcu olmasını izliyoruz. Evet, zengin çocuğu, 21 yaşında evlenip 22 yaşında boşanmış.. 24 yaşında, 84'te Toleman markası ile çıktığı ilk formula yarışında dikkatleri çekmiş, hemen daha büyük bir takıma, Lotus'a geçmiş. Üç yıl Lotus'la zirveyi zorlayıp, McLaren'a geçtiği beşinci sezonunda şampiyon olmuştur. Sonraki üç senesinde de McLaren'la iki dünya şampiyonluğu daha alacaktır.


Neydi kriterlerimiz, birincisi, konusu ilgimizi çeksin.. E, güzel, parlak bir kariyer, başarı öyküsü izlemek keyifli.. Ama kesinlikle bir formula tutkunu değilim, araba kullanmasını bile çok beceremem daha, beni çok heyecanlandırmaz motor sporları ama burada başka bir hikaye var. Anlatım dinamik olsun, ikinci kriterimiz; büyüleyici resmen anlatımı. Çünkü Ayrton çoğu zaman bizzat konuşuyor, ünlü ve çok açık sözlü olduğu için, gizli gizli değil her şeyini kameralar önünde yapmış, tam düşündüğünü söylüyor, kendini açıkça ifade etmekten çekinmiyor. Yani başkasının anlatmasına çok gerek kalmadan güzelce bütün hikayeyi anlatıyor kendisi. Kurgusu çok başarılı, anlatıma çok katkısı var. Üçüncü ve son kriter olan yeni şeyler öğretmesi görevini zaten çok kolay yapıyor. Senna'nın yükselişe geçtiği zamanlar Brezilya ekonomik ve refah anlamında bitik bir ülke olmaya başlamış ve kime sorsalar, "Ülke bu haldeyken Senna başımıza gelen en iyi şey", "Ülkemiz için büyük gurur kaynağı" falan diye konuşuyor. Ayrton'u da kazandığı astronomik paraları ülkesindeki çocuklara fayda sağlayacak şekilde kullanma derdinde olarak görüyoruz. Yani dönemin sosyal şartlarına da bakış açısı kazandırıyor film.

McLaren'a geldiğinde takım arkadaşı olduğu Profesör lakaplı Fransız Prost'la daha ilk yarışında çekişme başlıyor. "Sonuçta yarış yapıyoruz, kazanmak için riske girmek zorundayız" diyen Senna'nın tehlikeli hareketleri hep dikkat çekmiş. Evet, işin fıtratı bu, tehlikeli spor; o zaman ona göre önlemler almak gerekir. Kariyerinde 4 şampiyonluk bulunan Prost en son McLaren'dan ayrılırken, gittiği takımlara Senna'yla çalışmama şartı koymuş, "Bir daha onunla takım arkadaşı olamam" diyor. Ama Senna'nın cenazesinde de tabutu ilk sırtlananlardan biri yine Prost oluyor. Evet, Senna ölüyor, hem de bol bol mücadelesini verdiği, araçlarda yapılan teknik değişikliğin tehlikeli ve pist kenarında sürüş güvenliği açısından sakıncalı durumlar olduğu itirazlarını en çok yapan yarışçı olarak. Sebebi tam bilinmeyen kazada kafasına darbe aldığı söyleniyor. 34 yaşında hayatını kaybeden Senna tarihe çok güzel geçiyor. Hırsı ve yeteneğiyle hatırlanıyor.


Neredeyse bütün hikayesini kendinden dinlediğimiz Senna'nın öldüğünü televizyon spikerinden duyuyoruz. Senna'nın gördüğü son şeyleri de görüyoruz araç kamerası sayesinde. İnanılmaz etkileyici o görüntüler.

Filmin sonunda da, bu kazadan sonra güvenlik risklerine dikkat çekildiğini ve bir daha hiçbir yarışçının ölmediğini okuyoruz. İlk ölen formulacı değil belki ama son olmuş. Belgeselin yönetmeni İngiliz Asif Kapadia da bununla değil belki ama Amy (2015) ile Oscar kazanmış. Senna (2010)'yı ilk Cobain: Montage of Heck (2015) izledikten sonra çok övmüşlerdi, "Asıl bir de bunu izleyeceksin" diyerek.. Sonra çok kez duydum, ancak izledim. Çok başarılı belgesel gerçekten.. Amy (2015)'yi de izlemek istiyordum epeydir.

Bir de 70'lerde geçen formulacı hikayesi Rush (2013) var, o da güzel filmdi. Bir bakmak isteyebilirsiniz.

25 nisan 2018

Hemen düzeltiyoruz: Dikkatli okuyucularımızdan, değerli arkadaşım Ogün Ayoğlu'nun uyarısıyla öğreniyoruz ki formula dünyasında hayatını kaybeden son sporcu Fransız Jules Bianchi olmuş. 2015 senesinde olduğu için filmin bundan haberi yok, ben de yeterli araştırma yapmamamdan kaynaklı hatalı bilgi girmiş oldum. Bianchi, kaza yapan başka bir yarışçının pistten çekilmesi sırasında servis vincine çarpmış. Yani yarışla alakası olmayan, güvenlik açığından kaynaklı bir kaza.. İş Güvenliği Uzmanlığımı alınca, yarışma güvenliği üzerine mi çalışsam acaba..

25 nisan 2018
Oku..

Annihilation (2018)


Filmi izledikten sonra, fikirlerimin oturması için birkaç inceleme yazısı okumam gerekti. Çünkü aslında güzel gibi duran bir filmdi ama bir eksiklik, bir yavanlık vardı. İnsana kalitesiz bir şey izlemişlik hissi veriyordu. Oysa ışıl ışıldı. Baş tacı Natalie Portman'ın başrolde olduğu filmde hep kadın karakterler vardı. The Hateful Eight (2015)'le büyük ilgi gören Jennifer Jason Leigh, belli ki 'yüz kanseri' geçiren, suratsız, umutsuz ve bütün bunlara rağmen nedense proje müdürü Dr. Ventress'i oynuyor. Son zamanlarda -en azından benim için- iyice popülaritesi artan çikolata güzeli Tessa Thompson da, yeni mezun, içe kapanık, ergen bir bilim insanı rolüyle karşımızda.

Okuduğum üç inceleme yazısının ikisi olumlu değerlendirmelerdi. Olumsuz olan üçüncü yazı, "Annihilation (2018) konuşacaksak, Stalker (1979)'dan ve uyarlandığı 'Uzayda Piknik' bilim kurgu romanından bahsetmeden olmaz.." hatta dur, "bahsetmeyeni döverler" diyor. Çağırın gelsin, gel hele gel gel.. İzlemediğim filmden bahsedemem, kimse kusura bakmasın.. Diğer okuduğum yazılarda da Arrival (2016) ve Interstellar (2014)'la karşılaştırmaları yer alıyordu. Film filme benzer arkadaşlar sakin, sonuçta 7 tane nota var, ne kadar farklı işler çıkabilir..


Baştan söyleyeyim, izlemeye izlenir ama karakterler çok zayıf ve bu sebeple diyaloglar sığ kalıyor. Yani bu noktada kaliteli bir şey izlemediğinizi hissediyorsunuz. O kızların orada olma açıklamaları çok ucuz, hareketleri bazen çok anlamsız, kostümler mantıksız. Durun size konusunu özet geçeyim.

Biyolog Lena, özel göreve giden asker eşinden bir senedir haber alamıyor. Mutsuz bir hayatı var. Bir gün eşi Kane geliveriyor ama hiç kendisi gibi değil. Hastaneye giderken, polis, ambulansın önünü kesiyor, Kane ve Lena alıkonuluyor. Dr. Ventress'ten dinliyoruz, "Bu bölgede 'Parıltı' dediğimiz bir şey ortaya çıktı. İncelemek için gönderilenlerden kimse geri dönmedi, Kane hariç. İçeride ne olduğunu bilemiyoruz. Baktık askerle olacak şey değil, çok alakasız bi bilim kadını ekibi kurdum, biz dalıyoruz içeri, sen de gelsene.." Kabaca bu..

Parıltı'nın içine girdiklerinde fark ediyorlar ki, tıpkı suyun ışığı kırması gibi parıltı da ses dalgalarını, hatta zamanı ve hatta DNA'ları kırıyor; bu sebeple telsizler çalışmıyor, bölgeye girdikleri anı hatırlamıyorlar, bir anda çadırda uyanarak başlıyorlar ve mutasyona uğramış canlılarla karşılaşıyorlar. Bölgenin merkezindeki deniz feneri, varmak istedikleri nokta.. İşte oraya herkes varamayacak.. Tipik, korku gerilim.. Varan Lena da bir şeyle karşılaşacak, uzaylı olmasın sakın.. Tipik bilim kurgu..


Jeff VanderMeer'in 2014'te yayımlanan üçlemesinin ilk kitabından uyarlanan filmin yönetmeni, Alex Garland. Filmde başta saydığım üç kız dışında; Tuva Novotny, Gina Rodriguez ve Oscar Isaac var. Filmde akılda kalan şık sahneler de yok değil, mesela üstteki karede ölen bir askerin bedeninden mutasyona uğrayıp küf gibi bozulmalarla beraber yayılan ve dekoratif görüntüler oluşturan parçalar.. Bu netflix filmine puanım 5..

20 nisan 2018
Oku..

You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010)


Yaşayan dahi, çılgın üretken Woody Allen'ın ortalama filmlerinden biri, çok abartlı bir hikayesi yok, özel bir kadro izlemiyoruz, şaşırtıcı bir sinema tekniği de değil karşımızdaki ama keyifli, tatlı tatlı müzikler eşliğinde akan standart bir film.. Hani belki kalabalıklarda tavsiye edilecek film değil ama hafta sonu sevgilinizle evde vakit geçirirken açabileceğiniz, belki bazen filmle ilişiğinizi kesip bir süre sonra tekrar dönebileceğiniz, ne bileyim, bi kahve koyup izlemeye devam edebileceğiniz bir film. Yormayan, üzmeyen ama tabii ki meraklandıran, şaşırtan, küçük küçük heyecanlandıran bir film. "Kaç puan veriyorsun bebek?" dedim bitince, "6.3" dedi, hep böyle küsuratlı söylüyor.. Bu tahminle filmin imdb puanını bildi resmen; ben 6 vermişim ilk izlediğimde, değiştirmedim fikrimi..


Aklıma takıldı baktım hızlıca. Bundan hemen sonraki filmi Midnight in Paris (2011)'i, Allen'ın en yüksek bütçeli filmi olarak hayal etmişimdir hep. $17 M bütçeli filmden $153 M kazanmışlar onunla; o kadar da çok para harcanmamış diye düşündüm. You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010) için ise $22 M harcamış ve $34 M kazanmışlar. Yani Midnight in Paris (2011)'ten bile daha pahalı bir filmmiş bu, inanamadım. Son filmi Wonder Wheel (2017) ise $25 M harcanıp sadece $15 M kazandıran bir film olarak zarar hanesine yazılmış. Oysa $30 M harcanıp $43 M hasılat yapan Cafe Society (2016) filmi sonrası yaptığı bir röportajında filmleri büyük zarar eden bir yönetmen olmadığını söylemişti üstat. Büyük konuşmaya gör işte. Neyse ney canım, nasıl girdik bu para muhabbetine.. Çıkalım hemen..

Yaşlı bir çift Helena ve Alfie; kızları Sally, Roy'la evli. Alfie, doktorunun spor yaparak daha sağlıklı bir hayat sürmesi tavsiyesine uyuyor ve hareketlendirmek istediği yaşamına ayak uyduramayan Helena'yla boşanıyor. Sally, annesi biraz kafasını dağıtsın diye onu bir falcıyla tanıştırıyor. Falcı Helena'ya günün birinde uzun boylu esmer bir yabancıyla tanışacağını söylüyor. Ve damadı Roy'un ne kadar yeteneksiz bir yazar olduğunu da. Zaman içinde, Helena, Alfie, Sally ve Roy başka insanlara ilgi duymaya başlıyorlar. Ve olaylar gelişir.


Bu filmi ilk izlediğimde aklımda kalan tek şey, Roy'un bir meslektaşı olan arkadaşının ölmesi sonucu, onun roman taslağını kendisininmiş gibi yayıncısına vermesiydi. Bu usulsüzlükle eski güzel günlerine geri dönüyordu. Yani bu kısmı kalmış aklımda öyle, çok ilginç gelmişti. Bir de Radio Days (1987) filminden bir sahneyi unutamıyorum böyle: Gece eve gelen hırsızlardan biri, çalan telefon ev sahiplerini uyandırmasın diye hemen açıyordu ve bir radyo programından gelen soruya doğru cevap verip kapatıyordu. Sabah uyandıklarında salondaki bütün eşyalarının çalındığını gören ev sahipleri şaşkınlığını üstünden atamadan kapı çalıyor ve radyo programından kazandıkları yepyeni eşyaları salona yerleşiyordu.

You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010) aslında teknik olarak çok büyük para harcanacak bir iş değil gibi duruyor, büyük bir ihtimalle oyunculara çok yedirmişler: Anthony Hopkins, Gemma Jones, Josh Brolin, Naomi Watts, Antonio Banderas, Freida Pinto, Lucy Punch ve Anna Friel..

19 nisan 2018
Oku..