Suicide Squad (2016)


Şu kadroya rağmen çekici gelmemişti bana film zamanında: Will Smith, Margot Robbie, Jared Leto, Jai Courtney ve Cara Delevingne. Aslında bir tanesi olsa yeter ama hepsi bir olunca insan kıllanıyo, kesin şov diyosun... Onun için izlemedim sinemada, sonra da aşırı kötü eleştiriler aldı. Bu da daha sabah bahsettiğim Doctor Strange (2016) filminde yaşanan, beklenti-buluntu etkisi tamamen, beklenti düşükse, güzel film olunca efsaneymiş gibi duruyo. Suicide Squad (2016) filmimiz ise bu etkiyi sallamıyor, hayvan gibi yıldız topluyor filme ve aslında idare eder olan film leş duruyor.

DC Comics bu işleri öğrenemeyecek galiba, Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)'ten sonra herkes biraz toparlanırlar diye bekledi, -aslında bu da biraz beklentiyi yükseltti- nitekim BvS'den daha iyi hikaye olarak. Yani evet, kötü film değil Suicide Squad (2016), sadece basit.


Olay, çok bilmiş bir gizli servis ajanının, dünyaya olabilecek herhangi bir insandışı varlık saldırısında kullanılmak üzere, iyi süper kahramanlar tarafından yakalanmış kötü kahramanların olduğu bilgisini üst düzey yöneticilere vermesiyle başlar. Yani diyor ki Batman vb'nin yakalayıp hapse tıkmamıza yardım ettiği bazı psikopatlar var, bunların içeride canı sıkılıyor. İstersek bunları silah olarak kullanabiliriz. Bizim kontrolümüzde dediklerinden en uzaylısı ilk dakkada firar ediyor, Söz konusu ekip toplanıyor. Bir özel asker kontrolünde bir grup özel suçlu salınıyor çarşıya, suçlulara takılan çip bombalı, kaçan olursa bum.

Hikaye bu, karakterler rengarenk, çoğu gereksiz renk. Sırf kalabalık olsun diye gruba alınanlar var. Hepsine birer hikaye yazılmış ama çok olmamış. Yine de görsel anlamda neredeyse doyurucu iş çıkmış. Ama kolpa mı kolpa, ona yapacak bi şey yok. Hayır zaten DC'nin benzer bi işi Watchmen (2009) diye bi şey var ki, açın onu izleyin, güzel de film o, bir grup kötü adamsa bir grup kötü adam, nedir... Hatta iyi fikir, ben bi tur Watchmen (2009) izliycem, hadi hep beraber Watchmen (2009) izleyelim...


Yazan yöneten David Ayer. Düz aksiyon filmleriyle tanınan bir isim. Çok becerememiş adetli eğlenceli tip hikayesini. Filme puanım 5/10. Yine iyi puan verdim, o uzaylı diyaloglarına rağmen.. Hadi hadi hep beraber Watchmen (2009) izleyelim...

21.11.16
Oku..

Muhammad: The Messenger of God (2015)


İran filmi İran filmi de komple İngilizce birader. Filmin orijinal adını arıyorum her yerde İngilizce yazıyor, yav orijinal diyorum, yine İngilizce, sonra jeton düştü adam İngilizce çekmiş filmi. Girişte bi metin var o da İngilizce. Zaten sinemada da Türkçe dublaj izledim, onun için iyice kafam karıştı bu mevzuda. Bakıp bakıp bulamamıştım dublajsızını, demek İngilizce diye dublaj koymuşlar komple. Nasıl olsa orijinali de dublaj diye.

Çok övdüler filmi, duyar duymaz ben de heyecanlanmıştım zaten. Biz yapsaydık inanmazdım, Hollywood yapsa zaten, İran filmi denilince, tamam, izlenir o demiştim. İzleyenlerden de güzel eleştiriler aldım hep. Hatta Aralık'ta Mağara'da şöyle bir paragrafı var Şirin Soysal'ın:
<Dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri, İranlı Majid Majidi... Cennetin Çocukları (1997), Cennetin Rengi (1999), Baran (2001) gibi filmleriyle beni kendine meftun etmiştir. Hz. Muhammed'in filmini yaptığını duyduğumda, "Daha emin ellerde olamazdı" diye geçirmiştim içimden. Çok hassas bir konu olmanın yanı sıra inanılmaz güzel ve güçlü olan hikaye, üçleme haliyle Majidi'ye emanet olmuş. Ne mutlu. Muhammed'in yüzünü tabii ki görmüyoruz. Ama buna rağmen gönül hep onu görmek istiyor, duruşunu, örtüsünün dalgalanışını, ellerini, saçının telini, diğer insanların ona bakışını. İşte böyle masalsı bir yönetmen, Majid Majidi...>


Keşke ben de bu kadar etkilenseydim filmden ama ne yazık ki o kadar yakalayamadı beni. Çok güzel film ama işte; Şirin'in şu yazdıklarını okuyunca özeniyor insan, etkilenmek istiyor.. İran Sinemasının bugüne kadarki en yüksek bütçeli yapımı olma özelliği taşıyan filmde, Hz. Muhammed'in çocukluk ve ilk gençlik dönemleri anlatılıyor.

Düşman ordusu Mekke'ye filler üstünde yaklaşıyordur. Koca şehir kaçar da Muhammed'e hamile Amine evini terk etmez. Nitekim filler de şehre gelmeye direnir, Mekke kurtulur. İbadet alanı Kabe'de onlarca put, Mekke'de yanlarında çalıştıkları efendilerine tapan binlerce insan, paradan başka bi şey bilmeyen tüccarlar. Fakir fukaraya yemek veren tek ev Muhammed'in dedesi Abdulmuttalip'in evidir. Muhammed doğmadan babası ölmüş, güzel annesi de gençliğini görememiştir. Amcası Ebu Talib'in himayesindedir.
Diğer kutsal kitaplarda bahsi geçen bu kavme peygamber geleceği iddiasına inanmayan Samuel, uzaktan rezil kalabalığa bakarak "Bu kavimden mi çıkacak peygamber?" diye aşağılayıcı bir şekilde yaklaşınca arkadaşı düzeltir "Bu kavim için!"
Majidi'nin, Muhammed'in kutsallığına hiçbir şekilde saygısızlık etmek istemediği filmin başında belirtildiği gibi, bu tarz tarihi detayları da gizlemek yerine göstermeyi tercih etmesi takdir hakkediyor.


Filmi izlerken hızlı hızlı aldığım notları da paylaşmak isterim. Muhammed'in yüzünü göstermeme çabası, yer yer az kalsın görecektik heyecanını körüklüyor. Sinemada yanımda oturan baba kızın diyaloglarına da baya kulak misafiri oluyordum, "Sesi de mi kimseye benzemiyor diye konuşmuyor? Şimdi onu Allah mı yaptı, Muhammed kendi mi yaptı? Niye dedesini de diriltmiyor?" Evet, genel olarak babayı terleten sorulardı, "Kızım sus bi, filmden sonra anlatırım, bak kızacaklar şimdi!" diye zaman kazanmaya çalışıyordu baba. En sevdiğim sahne de, ağaçtan toplayıp dereye bıraktıkları meyveler, derede yıkana yıkana ilerliyor, aşağıda da geri toplanıyordu tertemiz halde.

Devamını merakla beklediğim filme puanım 7/10. Bu arada film Arabistan'da ve Mısır'da yasaklanmış, Avrupa'da birkaç festivalde de ödül almış. Bizde de popüler hocalardan  Nihat Hatipoğlu, "Ben filmi beğendim valla!" dedi.

20.11.16
Oku..

Fantastic Beasts and Where to Find Them (2016)


Türkçe'de ilk baskısı 2002'de yapılan Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? kitabının yazarı Newt Scamander'le JK Rowling sayesinde o zaman tanışmıştık. Bu bir rehber kitaptı. Rowling, Harry Potter serisinin yanında, Scamander takma adıyla yazmıştı bunu. Küçücük bi eser ama Harry Potter kitaplarıyla desteklenen bir dünya tabii ki. Her Harry Potter'cı da bilmez bunu ha, çoğu kofti..

Serinin filmlerinde bol bol denk geldiğimiz, belki de dünyasını gerçek yapanlardan biri de bu yaratıklardı. Hortkuluk'tan Böcürt'e kadar envai çeşit yaratık. İsimlerinin Türkçeleştirilmesi konusunda Sevin Okyay dehasını görüyoruz. Yazar kadar önemli çevirmen, hele de fantastik edebiyatta.

Neyse işte günlerden bir gün, geçen sene, önce film haberi sonra fragmanı geldi. Aman Allahım nasıl heyecan. "Star Wars hayranlarını şimdi anlıyorum" dedim. Çok benimsediğin bir seri, yıllar sonra yeni bir işle ortaya çıkınca baya heyecanlanıyormuşsun meğer. Aklım çıktı biraz. Sonra bekleyiş. Dün film geliş ve hemen izlemeye gidiş. Aksilikler oluş ha oluş.


Geç kaldım, ilk beş dakikasını kaçırdım, salona geç girdim diye kapıya en yakın kenar koltuklardan birine oturdum. Üç boyutlu film her açıdan aynı kalitede olmuyor demek ki. Üç boyuta söve söve izledim biraz. Benden daha geç kalan bir kız girdi, mal gibi ayakta kaldı, karanlıkta yerleşemedi bir yere, kaydım yana sırf otursun artık diye. Bi de soru soruyo, bu Fantastik Canavar filmi mi? Gözlük mü almak gerekiyordu? Araya kadar sıktım dişimi, ikinci yarıyı -boşlar arasından- en güzel yerde izledim. Yalnız arada şunu fark ettim, çoğunluk orta okul, lise.. Film de zaten onlara göre yapılmış..


Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? kitabının yazarı Scamander (Eddie Redmayne), yeni keşifler için Londra'dan New York'a geliyor, bir bavulla beraber. Bavulu, kendisine ait bir hayvanat bahçesi aslında. Gelir gelmez bavulundan kaçan bir yaratıkla uğraşıyor, tekrar yakalaması, mümkünse bunu muggle'lara çaktırmadan yapması gerekiyor. Görmemesi gereken bir şey gören muggle'ların 'obliviate' ile anıları değiştiriliyor. Mr. Kowalski (Dan Fogler) istisna, çok yardımı dokundu diye ellemiyor onu Newt; Porpentina (Katherina Waterstone) ve Queenie (Alison Sudol) de renk katan tipler. Fakat o sıralarda bir karanlık büyücünün karanlık bir canavarla ortalıkta geziyor olması şehrin seherbazlarını teyazkkuza geçirmiş. Büyü Bakanlığı'nın cool seherbazlarından Graves (Colin Farrell) de işin başında.

Filmi çok beğenemedim, hikayesini ve efektlerini zayıf buldum. Çok Harry Potter havası yoktu filmde. Bu arada Senarist direkt JK Rowling, yönetmen David Yates. Hikayenin zayıflığı konusunda aslında çok emin konuşmak istemiyorum, başını kaçırdım nihayetinde ama efektlerde sıkıntı var; daha doğrusu yaratıklarla etkileşimde olunan sahnelerde, mesela Newt Şahgaga'nın başını okşarken eli tam oturmuyor, belli yani, kolpa. Artık bu efekt problemi midir, oyuncu yönetimi problemi midir bilmem, yönetmen çözsün bu işleri. Benim filme puanım 5/10.

20.11.16


Filmi tekrar izledim ve hikayesi hakkında fikrim çok değişmedi. Yazıdan sonra da birinden "Johnny Depp'i hiç yazmamışsın" yorumu almıştım; kötü adam olarak bir sahnede görünüyordu, çok heyecanlanmamıştım açıkçası, ondan yazmadım. Ama var yani kadroda, belirtmek gerekir..

Bu dipnotu girmemin asıl amacı da filmin Oscar kazanmış olması. Bu, yıllarca çeşitli teknik kategorilerde Oscar'a adaylığı açıklanan ama hiç ödül alamayan Harry Potter serisinin ilk heykelciği sayılabilir; altında En İyi Kostüm Tasarımı yazıyor ve dört Oscar'lı sanatçı Colleen Atwood'a gidiyor..

010317
Oku..

Doctor Strange (2016)


Koca salon, neredeyse ağzına kadar dolu, ben de nasıl stratejik yerdeyim, en orta.. Ve sağım solum boş, elimi kolumu yaya yaya yerleştim, film başladı.. Daha iki dakka olmuştu sağ yanıma bi çift geldi.. Ulan filmlerin en önemli yeridir, başında bana bi saniye bile kaçırtmayın bak.. Bi de aksiyonlu giriş.. Neyse aksiyon bitti, sol yanıma da bi çift geldi, nasıl sigara kokuyo adam.. Ulan ilk on dakkası gitti niye giriyon ki.. Bi de sesli nefes alan cinsten kardeşimiz. Dış etkenlere rağmen baya keyif aldım filmden. Birkaç senedir favori sinema salonum olan Torium Cinetech'teydim, ucuza kaliteli sinema!.. Reklamsa reklam..


Ukala beyin cerrahı Dr. Stephen Strange, hakikaten işinin erbabıdır. Çok kazanıp çok harcar, hız yapan arabalara biner. Bir gün tehlikeli bir kaza geçirir, vücudunun bir çok bölgesiyle beraber eve ekmek getiren elleri büyük hasar görür. Meslektaşı ve inceden gönlü olanı Christine Palmer'ın desteğiyle sağlığını geri kazanmaya çalışır. Ama Stephen yapacağını yapar, kızın kalbini kırar, iyileşme ümidi olmadığını düşünür hayata küser. Sonra Nepal'de metafizik bir tedaviden haberdar olur ve gider. Materyalist doktorumuz ruhlar alemiyle böylece tanışır. Sakat bir bedeni ancak ruhunu eğiterek iyileştirebileceğini anlar. Eğitim başlar. Daha başlar başlamaz, mistik alemin derdi tasası bunu bulur.

Mantar etkisindeymişsiniz havası veren film baya eğlenceli.. Bazen Inception (2010) efektleriyle baş döndürüyor, bazen Thor mistikliğiyle uçuruyor. Zaten sonda ekstra bölümünde de Thor'la muhabbeti var. Diğer alemler, metafizik hareketler, pelerinler falan olunca işin içinde Thor kaçınılmazdı zaten.. Çizgi roman halini bilmem etmem -sinema marvelistiyim ben- onun için baya tatmin oldum; hikaye beğenmeyenler çizgi roman hayranları oluyo genelde.. Ha gönül isterdi ki Dr. Palmer'ı daha yakından tanıyalım ama bu da yeter, n'apalım..


Benedict Cumberbatch başrolünde, Chiwetel Ejiofor, Tilda Swinton, Mads Mikkelsen ve Rachel McAdams efsaneleriyle baya güzel kadro kurulmuş. Yönetmen koltuğunda ise şimdiye kadar hep korku filmleri yapmış ilk defa Marvel'la çalışan Scott Derrickson var, umut vaadediyor, çok kaliteli iş çıkmış ortaya. Filme puanım 7,5'tan 8..

131116
Oku..

Imagine Me & You (2005)


Eğer Game of Thrones (2011- ) ve 300 (2006) filmlerinden tanıyıp bildiğiniz Lena Headey, hastası olduğunuz bir oyuncuysa bu filmi kesin izleyin.. Lena hayranlarındansanız efsane bir film izleyeceksiniz ama bu konuda düzseniz normal bir film izlemeye hazır olun. Normal derken, bildiğin normal, şaşırtmayan, heyecanlandırmayan, germeyen..

Rachel ve Heck gayet birbirlerini seven bir çift olarak dünya evine girerler. Düğünde çiçek düzenlemesini yapan çiçekçi kız Luce, seramoni sırasında bir saniye Rachel'la göz göze gelir. Düğünün devam eden dakikalarında çiçekçi kız Luce niyeyse herkesle tanışır ve davetliler kadar içinde olur aktivitenin. Sonrasında da Rachel'la arkadaşlıkları devam eder. Bu arkadaşlık aslında ilk bakışta başlayan aşkın olgunlaşma sürecidir. Heck eşine bağlı bir adamdır ve eşinin başka birine ilgisi -bu bir kadın bile olsa- onu çok üzer, ayrılma noktasına gelirler.


Gerçek mutlu son nedir? Rachel'ın Luce'la birlikte olması mı? Yoksa Rachel'ın Luce'u unutup Heck'le devam etmesi mi? Yoksa üçlü mutluluk mümkün mü? Yok yok bu sonuncusunu ben kattım, filmde hiç öyle bakılmıyor mevzuya..

Ol Parker'ın yazıp yönettiği filme puanım 4/10.. Piper Perabo, Lena Headey ve Matthew Goode başı çeken isimler.. Matthew Goode'yi en çok, Woody Allen'ın Match Point (2005)'indeki tenis dersi alan zengin çocuğu rolüyle tanıyorum.

121116
Oku..

Ekşi Elmalar (2016)


Film daha ortada yokken Cem Yılmaz anlatmıştı, onlar İftarlık Gazoz (2016)'u çekerken Yılmaz Erdoğan da Köyceğiz'e kurmuş seti, kocaman mavi ekranları varmış, tee nerelerden görülen. Baya teferruatlı, büyük para harcanan bi iş diye anlatmıştı. (Hatta dur kaynak da vereyim: Şu videoda 1:02:00 civarı..) Yani filme büyük teknik beklentiyle gittim.. Dur dur, bak nerede izledim filmi onu da anlatayım.. Bi iş için Ankara'ya gittim, işim erken bitti, zaman geçirecek yer arıyorum, Kızılay'dayım, dedim yakınlarda sinema var mı, var dediler.. Bi baktım izlenecek tek film var, o da bu, hem de Ankara'da.. "Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.." Yılmaz Erdoğan filmini Ankara'da izleme fırsatı buldum yani..


Eski Belediye Reisi Aziz Bey, Hakkari'nin zengin ailelerindendir. Son seçimleri kaybetmiş ama ümidini yitirmemiş, bir ağadır. Reis Bey'in bahçesi ve kızları civarın en meşhur iki şeyiymiş. Gır çeşit ağaçla, çiçekle, meyveyle dolu bahçesinde nizama uymayan bir tane ekşi elma ağacı varmış. İlaçlar kar etmiyormuş bu ağaca ve Reis Bey iyiden iyiye takmış bu asi ekşiye. Üç kızın en büyüğünün talibi var, uzaktan mektuplaşılan. Ortancanın da talibi belediyenin ziraat mühendisi; bahçeye bakmak maksadıyla sık sık gelmeler... En küçük durur mu, Ankara'da okuyan Özgür, tatile ailesinin yanına gelince görüyor Muazzez'i. Kızların sert babası, mümkün değil rıza göstersin mutluluklarına.

Reis Bey'imiz bildiğin kötü adam aslında; memlekete teleferik getirme gibi pozitif bi çılgın projesi var ama onun dışında kibir, asabiyet ve diktatörlüğü ön planda. Mühendis, kızıyla alakasını dediğinde, sen benim dengim misin, diyen kendi değil miydi?! Kızın da derdi mühendis değildi zaten, Antalya'ya, denize gidebilme hayaliydi.. Küçük kız Muazzez çok güzel ama güzel olunca şans olmuyor işte.. Peki ya dert küpü anneleri?!


Film etkileyici, yer yer ağlatıyor neredeyse teknik olarak da güzel film olacak sanılıyor ama o sondaki 'asi elmanın yükselişi' sahnesinde efektler büyük sıçıyor. Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği filmin görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki.. Kızları oynayanlar, küçükten büyüğe: Farah Zeynep Abdullah, Şükran Ovalı ve Songül Öden.. Bunlara yanık oğlanlar da sırasıyla: Şükrü Özyıldız, Fatih Artman ve Caner Cindoruk.. Efekt fiyaskosu dışında gayet başarılı film bence.

Yalnız Hakkari'de yaylaya çıkmak böyle mi oluyormuş ya, şaşırdım..

91116
Oku..

ISSIZ ADAM ALPER ŞİMDİ N'APIYOR?


Alper, iflah olmaz bir çapkınken, insanlara bağlanmayı değil, insanları bağlamayı tercih ettiği bir dönemde tanışmıştı Ada'yla. Fakat Ada ona gerçek aşkı göstermiş, bir süre çıkmışlardı. Sonra Alper dayanamayıp ayrılmıştı Ada'dan. İki gece sonra Alper pişman olmuş, aramış aramış ulaşamamıştı Ada'ya. Beş yıl kadar sonra Atlas Pasajı'nda karşılaşmışlardı. İkisi de birbirini unutamamış ama Ada biriyle evlenip İngiltere'ye yerleşmekten kendini alamamıştı.

O karşılaşmanın üstünden de sekiz sene geçti. Alper hala Ada'yı tam unutabilmiş değil sanıyorum. Geçen gün -tesadüf bu ya- Atlas'ta karşılaştık Alper'le. Şimdi yeni bi mekan açıldı oraya, oturduk, lafladık biraz. Annesi gelmiş iki hafta önce, başka bi düğün, yine gerildik bi dolu diye anlattı. Evde Alper'in özenle sakladığı, Ada'nın tokasını görmüş annesi. Ada'nın olduğunu bilmeden, sana birini bulalım artık, böyle yalnız ömür mü geçer oğlum, vurkaçla nereye kadar diye darlamış. Vurkaç demedi de ona benzer şeyler dedi işte diye anlattı. Çok zor be anne, demiş yine. Haklı oğlum kadın, ne zor, geç artık yerleşik düzene, deyince ben, bi de bana gerildi, konuyu değiştirdi.

Restoranı büyütsem mi diye düşünüyorum bu ara dedi. Yanı boşalmış, orayı da alma fikri varmış. Ama Bebek'te uygun mekan bulursam şube de yapabilirim aslında, dedi. Turist yok oğlum memlekette, zarar etmeyesin, dedim. Sığmışım gibi baktı bana.

Şenol vardı şef garsonu, üçüncü çocuğu olmuş. İyice soğudum heriften, varsa etrafında o ayarda biri aklında bulunsun dedi. Yan masadaki kızların bizi kesmesinden cesaret alıp bardaki afete yazılmaya kalktı bu bi ara. Pek sallamadı kız bunu, baktım kös kös geldi geri masaya. Belki lezbiyenim demiş kız. Dedi ama inanmadım ben pek, yaklaşırken barmeni kestiğini net gördüm yani, dedi. Belki'nin öbür tarafını deniyorum deseydin oğlum, dedim. Güzel laf, kullanırım kesin ben bunu diyerek not aldı telefonuna. Hatırlamadı keriz.

Bu arada Ada'nın kaşar kankisi Sinem vardı ya, bizim apartmana taşındı, ondan bahsettim. Her gece başka bi aksiyon, boş geçtiğini duymuyoruz diyecektim tam, tribe girer diye demedim. Bi gün apartmandan biri şikayet edecek ama dur bakalım. Alper de çok ilgilenmedi zaten, Ada'yı hatırlatan mevzulardan uzak durmak istiyo gibiydi.

Ama biraz içince, ayrıldıkları dönem sahilde görüp Ada'ya benzettiği küçük kızın şimdi genç kız olduğundan bahsetti. Face'ten eklemiş kızı. Biraz konuştuk, hoşlandı benden, diye döküldü. Plaklardan falan bahsetmiş kıza. Hala plakla kız tavlayabilmesine şaşırdım.

Balköpüğü sakallarına derin derin bakarken buldum kendimi. Alper'in sakallarına niye bakıyorum ki diye kafamı çevirince köşede Sinem'i gördüm bi adamla. Tam da zamanında görmüşüm yalnız, istediği kültablası gelmemiş olacak, peçeteye tükürüp, sigarasını tükürükte söndürdü. Olayı hayretle izleyen yanındaki adam kusar gibi oldu, bi iki öğürdü. Bana bi gülme geldi onları görünce, sinirim bozuldu. Alper, lan n'oldu, neye gülüyosun, dedikçe dedi, ben iyice güldüm, anlatamadım. Çok sinir oldu Alper, kalktı gitti. Galiba giderken küfür de etti.

Kasım16

not: Bu yazı ilk olarak Mağara dergisinin kasım sayısında, yazılısinema köşesinde yayımlanmıştır.
vinyet: Öğünç Ersöz
Oku..