Un Barrage Contre le Pacifique (2008)


Fransız hanımefendi Marguerite Duras'ın aynı adlı romanından uyarlanmış film.
Pasifik'e Karşı Bir Bent, Can Yayınları

İzlerken hissetmiştim, -henüz bilmiyorken- roman uyarlaması gibi gelmişti bana. Biraz düşününce karakterlerin absürt derecede gerçekçi gelgit akıllı olmaları bunu düşündürtmüş olabilir bana. Normalde böyle bir karakter yazamazsın ama alt metni çok sağlam eserlerde de karakteri ruhuna kadar görürüz yani.. Bu da romanın daha doğrusu edebiyatın avantajıdır aslında ve görüldü ki sinemaya da çok güzel taşınmış. Kim tarafından, Rithy Panh.


Ha, roman da olsa severek okumazdım hikaye sebebiyle. Ama hal böyle diye karakter yaratımdaki ustalığa da laf söyletecek değiliz.

Bu arada filmin dili Fransızca ama yer yer yerli Kamboçyalıların kendi aralarında bambaşka bir dil kullandıkları da oluyor..


Hikayede, bir beyaz aile var, bi oğlu ve bi kızıyla Kamboçya'da yaşayan La Mere kocasız bir kadındır. Çocuklarının geleceği için didinir durur; buna rağmen çocukları, özellikle oğlu sürekli evden kaçmakla tehdit eder kadını. Tek mal varlıkları kiralık pirinç tarlasıdır ve onu da baraj taşkınında sel alır. Zaten para pul yok, bir de oğluyla uğraşır. Kamboçya'nın yerlisi olan komşularını toplar ve der ki "Devletin yardım mardım edeceği yok, bu taşkınların önüne geçmeliyiz, buraya bi baraj yapalım.."


Bu arada Jo diye genç bi siyah çinli multi-zengin iş adamı, selde zarara uğrayan tarlaları kelepir fiyata cukkalıyor.. Bir yandan da civarın en güzel genç kızı olan, La Mere'nin 16 yaşındaki Suzanne'sine vurulur. La Mere, zengin adamdan yararlanmak için kızını kullanır biraz, "Kızım dans etsene Jo'yla" gibi emirlerle kızı adama yamamaya çalışır. Kız ise o adamı isteyip istemediğine karar verebilecek yaşta bile değildir daha. Cinselliğe olan merakı ve daha çok çevresine duyarlılığıyla büyür Suzanne.


La Mere, hem paraya ihtiyaç duydukları için hem de zengin koca olayı kızının geleceğini garanti altına almak olacağı için yapar bunu; duyduğu vicdan azabı da beraberindedir tabii. Bu duruma anneden daha hevesli yaklaşan abi Joseph kafası yeterince çalışmayan bir zavallıdır. Geri zekalı olduğu için değil, karar verirken ki tutarsızlıkları onu zavallı yapar. Tek derdi bu bataklıktan kaçıp şehre gitmektir.


Kamboçyalı yönetmen, memleketinin dertlerini hep filme almış, nerdeyse bütün işleri Kamboçya üzerine olan Panh, belgesel yapmadığı zamanlar da o topraklarda geçen, o toprağın ya da çamurun acısını işleyen hikayeleri film yapıyor. Kadroda Isabelle Huppert, Gaspard Ulliel, Astrid Berges-Frisbey ve Randal Douc var..
Huppert, daha çok Michael Haneke filmleriyle popüler olmuş tecrübeli bir oyuncu.. Astrid'in ise ilk sinema filmi tecrübesi..

10.09.15
Oku..

Cobain: Montage of Heck (2015)

Konuk Yazar // Şirin Soysal


Tüm zamanların en iyi şarkı yazarlarından biri olan Kurt Cobain'in karanlık dünyasını anlatan, Brett Morgan imzalı Montage of Heck'i nihayet izledim. Film bittiğinde sevdim mi, sevmedim mi bilemedim. Ertesi gün, hala etkisinde olduğumu fark ettim. Etkilenmek için sevmek gerekmiyor... Fazla uzun, fazla şizofren, her yönüyle ‘fazla’ bir film. Fakat Cobain’in dev yeteneğinin içinde yüzdüğü uçsuz karanlık ve hayatı boyunca midesine vuran ölüm saplantısı daha iyi nasıl anlatılırdı bilmiyorum...

Evet, adamın midesine sık sık ağrılar girermiş, fakat buna bir çözüm bulmaktan kaçınırmış, çünkü şarkı yazma yeteneğini bir şekilde o ağrılara borçlu olduğunu düşünür, şarkı söylediğinde o ağrının tam ortasından söylediğini hissedermiş... Anne ve babası tarafından ihmal edilmiş, küçüklüğünde babası tarafından sık sık aşağılandığı için bir tür aşağılık kompleksi geliştirmiş, eleştiri karşısında öfkeyle ezilirmiş.

Ergenlikte intihar etmeye karar vermiş. Fakat henüz seksi deneyimlemeden dünyadan gitmenin budalaca olacağına ikna olup, önce bu eylemin peşine düşmüş. Olayın tatminsizliği onu daha da kötü bir yere götürmüş. Ölmek, her zamankinden daha da gerekli olmuş. Tren raylarına yatmış, 23:00 trenini beklemiş. Gel gör ki, gelen tren, yan raylardan geçivermiş... Anlaşılan Kurt Cobain o şarkıları yazmadan hiçbir yere gitmeyecekmiş...

Cobain’in hayatı boyunca tuttuğu notlarla, yaptığı çizimlerle bezenmiş film. Sıkça, "Kendimden nefret ediyorum, ölmek istiyorum, beni yalnız bırakın, sevgiler Kurt" gibi, karanlık ve masumiyet arasında savrulan cümleler tokatlıyor seyirciyi. Hayatının büyük aşkı Courtney Love ile çekilmiş, tam anlamıyla ‘wasted’ oldukları yani uyuşturucuyla kafaların bi dünya olduğu, çok özel, fazla özel görüntüler, filme tuhaf, acıtıcı bir damar vermiş. Cobain o görüntülerin halka ulaşmasını ister miydi ki... Hiç sanmam. İnsan izlerken suçluluk duyuyor, ‘bunları ben görmemeliyim, kimse görmemeli...’

Filmin en güzel yanı ise Cobain’in gerçek ses kayıtlarının üzerine yapılmış, filmin yüzde yetmişi böyle olsa güzel olurmuş dedirten animasyonlar.


"O kadar hassastı ki" diyor Love, "onu aldatmayı düşündüğümde bile -ki onu hiç aldatmadım, sadece aklımdan geçirdim- bunu hissetti. Nasıl hissetti hiç bilmiyorum. Sadece aklımdan geçirdim ve o bunu hissedip, bi sürü ilaç alarak komaya girdi..."

Love ile bir kızları olmuş, Frances. Cobain’i çok mutlu etmiş belli. Çocukluklarında eksik kalan aile birliğini yaşamak istemişler birlikte, bir sürü çocuk yapıp büyük bir aile olmayı arzulamışlar.
Fakat ölme isteği tüm mutlulukların ötesinde, onu hep çağıran bir deli aşık gibi... Efsanevi grubun adının Nirvana olması tesadüf değil tabii. Nirvana’nın anlamı, doğum, yaşam ve ölüm döngüsünden özgür olma, ebedi huzur. Müziğiyle nirvanayı bizlere indiren Cobain, ölümüyle de ona kavuştu.

Hissim bu yöndedir...

09.09.15
Oku..

I Origins (2014)


Efsane bir film olmuş. Abartılıyor sanmıştım ben ama hakikaten aldığı övgüler yerindeymiş.

Herkesin bildiği üzere retina taraması teknolojisi gelişiyor artık, güvenlik sistemleri, kayıt-bilgi sistemleri falan ufak ufak kullanmaya başladı zaten bu teknolojiyi ama çok yaygın değil.. Yani film, öyle çok uçuk bir durumdan söz etmiyor, zaten olan bi şeyi anlatıyor.


Adamımız Ian, insandaki gözün olağanüstülüğünü araştırıp olağan bir bilgi elde etmeye çalışıyor. Gelişimi gözlemlediği yol tabii ki evrim teorisine göre şekilleniyor. Asistanı Karen'la beraber gözlerini inceledikleri hayvanları listeliyorlar ve gelişim haritası oluşturuyorlar. Bu konu üzerine çalışıyorlar yani.. Bu arada Ian'ın hobi olarak yaptığı insanların gözünün fotoğrafını çekme merakı, onu çok güzel gözlere sahip bir kızla tanıştırıyor, Sofi.

Sofi biraz ergen gibi, çılgın gibi, tatlı bi kız yani de oluyo ya kızlar böyle bazen.. Deli bi tarafı var, ruhani yanının kuvvetli olduğunu hissediyor. Ama Ian, "ruh" denince te allaam ya bakışı atan adamın biri.. Böyle, ruhla, dinle, tanrıyla işim olmaz; bilim adamıyım ben triplerinde.. Sonra asistan Karen, göz evriminin ilk halkasını keşfediyor; göz yarığı bulunan ama göremeyen bir solucan türünden bahsediliyor.. Sofi burda alıyor eline sazı.. "Şimdi bu solucan görmüyor ya, e ışık ne bilmiyor haliyle.. Ama bu ışığın olduğu gerçeğini değiştirmez di mi?! Peki ya senin de duyu organlarından biri gelişmemişse ve tanrıyı bu yüzden hissedemiyorsan? Belki bazılarımızın bu duyusu gelişmiştir ve onlara inanmak gerekir.." Şeytan şok! Şeytan iptal!..


Sonra bi kaza sonucu Sofi'yi kaybediyoruz. Karen'la Ian evleniyor, çocukları oluyor.. Ian'ın laboratuar ortağı Kenny'nin çalıştığı şirkette büyük bir retina tarama veritabanı var.. Birkaç çeşit vesileyle Sofi'nin göz izine Hindistan'da ufak bi kızda rastlanıyor.. Nasıl olur falan.. Hani her insanın kendine özgüydü göz izi.. Yoksa ruh olayları..


En sonda, Marvel gibi jenerikten sonra ekstra bi sahne var.. Orda diyor ki bu tarama şirketi, eğer bu doğruysa, beden ölünce ruh başka bedene giriyorsa, eskiden efsane kim varsa gözlerini tara, şu an o ruh nerde bul.. Şu an Elvis Presley nerde?..


Olsa ne acayip olur dedirtiyo insana di mi? Yoksa dünyanın sonu mu demek olur bu buluş.. Düşünsene ölen, doğan birine giriyo.. E, dünya nüfusu sürekli artıyo zaten.. Bu da demek ki bazı bedenler ruh bulamıyor.. Etrafımızdaki ruhsuz insanları açıklar bu teori bak..

Filmin yazanı yöneteni Mike Cahill'in bir de Another Earth (2011) diye bi filmi var.. Hemen, izlenecekler listesine eklendi ve izlendi..

The Dreamers (2003)'taki esas oğlan Michael Pitt, El Sexo de los Angeles (2012)'taki bebek Astrid Berges-Frisbey ve Another Earth (2011)'te de oynayan Brit Marling bu filmdeki üç ana karakteri canlandırıyorlar..

Filme puanım 9/10.. Bu film Oscar'da senaryo adayı olur derim.. Çok pardon, geçmiş olsun, olmalıydı diyelim.. Her şeyi de Birdman (2014) almasındı..

06.09.15
Oku..

The Face of an Angel (2014)


İtalya'da bir öğrenci cinayeti işlenmiştir. Jessica buraya okumaya gelmiş tatlı bir kız, bıçaklanarak öldürülmüştür. Davası çok uzun sürer ama 3 yılı falan geçer, çeşitli sorgulamalar olur falan ama bi şey ispatlanamaz, süner gider dava. Cinayet davalarını haber yapan İngiliz gazeteci Simone, ilgilendiği bu davayı kitap yapmıştır. Güncel bir mesele olduğu için çözümsüz bir cinayet hikayesidir, çoksatar..


Sinemacı Thomas ise bir gece uyku tutmadığından eline geçen bu kitabı bi çırpıda bitirir ve film yapmak ister. Kalkar Amerikalardan İtalya'ya hem Simone'la görüşüp izin almak hem de cinayeti yerinde bir de kendi incelemek ister. Film ekibinden birkaç kişiyle mekan bakarlar, Jessica'nın takıldığı yerleri görürler. Bir barda İngiliz öğrenci Melanie ile tanışır, baya arkadaş olurlar. Yerel habercilerden Edoardo'yla da tanışır, bu adam cinayete çok farklı bir açıdan yaklaşır. Simone'un, Edoardo delinin tekidir demesi de bi şey değiştirmez, Thomas'ın kafa iyice karışır..


Bu hikaye de bir roman uyarlaması.. Yani romandan film yapmak isteyen bir adamın romanından film yapılmış.. Yani asıl romanı yazan Barbie Latza Nadeau, filmi yapan Michael Winterbottom.. Oyuncular: Daniel Brühl, Cara Delevingne, Kate Beckinsale, Valerio Mastandrea ve Genevieve Gaunt.. Daniel Brühl'ü Rush (2013)'tan bilirsiniz.. Kate zaten.. Cara Delevingne ise 92'li bi model esasen ama son zamanlarda oyuncu oldu iyice.. Anna Karenina (2012)'daki küçük rolüyle girmiş bu aleme.. Kalın sesli güzellerden, hem aksanı da var, London London...


Film kötü.. Hikaye bi yere bağlanmıyo.. Zaten İtalya mahkemeleri davayı da çözemiyo hikayede, tüm tutuklulur serbest diyo.. "Hiç bi şey ispatlayamıyoruz, boşu boşuna bu insanları hapiste tutmanın ne manası var.." imdb.com puanı 4,8.. Ben 5 verdim sırf kızların hatırına..

04.09.15
Oku..

Türkiye'deki Hollywood


Türkiye'deki Hollywood.. Daha önce de Hollywood'daki Türkçe'yi yazmıştım..

Son zamanlarda Hollywood'un Türkiye'ye minik bir şube açma söylentisi dolanıyor. işte stüdyolar falan kurup, daha ucuz işçilikle.. anladın.. Ama tabii dedikodu.. Peki bu dedikodu nasıl çıktı? Son zamanlarda çok fazla geldiler çünkü.. Hemen altında bi bit yeniği aradık. 

Bu başlık altında Türkiye'de -ki genelde İstanbul'da oluyor- çekilen sahneler içeren Hollywood filmlerini topladım.. 
(Atladığım mutlaka olmuştur, fark eden destek çıksın.. Yazının altında iletişim kutusu emrinize amade..)

1. Istanbul (1957), Errol Flynn'ın başrolünde olduğu film, Türkiye'de çekilen ilk yabancı filmdir. Nitelikli dolandırıcılık sayılan mücevher kaçakçılığıdır teması.. Neden nitelikli, çünkü hepsi takım elbise giyiyor, salaş mücevher kaçakçısı görmedim ben.. Hep janti.. 

2. From Russia with Love (1963), İngiliz ajan James Bond serisinin ikinci filmi, büyük kısmı İstanbul'da geçiyor filmin.. Zamanın Bond'u Sean Connery..

3. Topkapı (1964), neredeyse tamamı İstanbul'da çekilen, Topkapı Sarayı'ndan hazine çalma temalı hırsızlık filmi..

4. You Can’t Win ‘em All (1970), aslında bir İngiliz filmi ama ben ayırt edemiyorum Hollywood'la ilişkilerini.. Neticede girdi bu listeye.. Uzun süre Türkiye'de yasaklı olan filmde Atatürk'e hakaret iddiaları varmış ama asılsız çıkmış. Ulan dedikoduyla iş yapıyoruz, biri de neymiş o hakaret deyip açmamış filmi.. Direkt yasak..

Murder on the Orient Express (1974) açılış sahnesi..

5. Murder on the Orient Express (1974), Şark Ekspresi, Agatha Christie'nin romanından uyarlama film. Haliyle cinayet filmi..

6. Midnight Express (1978), uyuşturucu kaçakçısı William Hayes'in Türkiye'de yakalanmasının hikayesi. Oliver Stone'un yazdığı senaryo için yalanlarla dolu dendi, çünkü gerçek bir hikayeden esinlendiğini söylemişti. Üstüne bi de Oscar kazanınca senaryosu, siyasi olarak da gerildi ortalık. Sonra duruldu tabii..

7. The World Is Not Enough (1999), bir diğer James Bond filmi.. Pierce Brosnan'ı Bond olarak izlediğimiz film, serinin 21. filmi.. Bu filmin de sonlarına doğru boğazın dibine inmekte olan nükleer bir zımbırtı için final aksiyonu eşsiz boğaz manzarasında işlenir..

8. The Accidental Spy (2001), Altın Yumruk İstanbul'da diye duymuşsunuzdur.. Boş bir kovalamaca filmi işte, Jackie Chan olsun bizim olsun..

9. Around the World in 80 Days (2004), Jackie Chan olsun bizim olsun deyince hemen bir tane daha geldi.. Film çok fazla ünlü konuk oyuncu barındırdığı için bütçesi epey yüksekti. E, zaten dünyayı da dolaştılar.. 110 milyon dolar harcayıp 75 milyon dolar gibi bi gelir elde edince, en çok zarar eden filmlerden oldu.. Bu durumun İstanbul'la bi alakası yok..

The Net 2.0 (2006)

10. The Net 2.0 (2006), Cengiz Bozkurt, Demet Akbağ, Ezel Akay, Güven Kıraç, Şebnem Dönmez, Selma Ergeç.. Bu filmde oynadıktan sonra artık hep Hollywood'da oynayacaklarını sandılar ama olmadı.. Bende ilk sevişmemden sonra artık her akşam sevişcem sanıyordum mesela..

11. Hitman (2007), Galat Kulesi'nin içine girmediyseniz bu film tam sizlik.. 

12. The International (2009), adından anlaşılacağı üzere uluslarası bir suç şebekesi, FBI, CIA, Interpol herkes var filmde.. Haluk Bilginer'siz olur mu?! Yerebatan Sarnıcı'nı sadece bu filmde gören tanıdıklarım var..

13. The Rebound (2009), çok azı Türkiye'de geçen filmde, boğaz manzarasıyla Saadet Işıl Aksoy'u izliyoruz..

Ghost Rider: Spirit of Vengeance (2011), Kapadokya..

14. Ghost Rider: Spirit of Vengeance (2011), Türkiye'de geçip de İstanbul'a sıçramayan tek film galiba.. Kapadokya'da çekilen sahneler oldu.. Film rezalet.. Nicolas Cage başrolde..

15. Taken 2 (2012), İstanbul, kapalı çarşı, hatta eski polis arabaları.. pii..

16. Skyfall (2012), James Bond'un İstanbul'a üçüncü gelişi.. Çoğu İstanbul'da ama, Adana-Osmaniye sahneleri de var, İstanbul gibi yedirilmiş..

17. Argo (2012), İstanbul'da çekilen bir İran.. Oraya kadar gitmeyip buraya kadar gelmişler.. Büyük kısmı burda geçiyor..

Kapalı Çarşı'nın çatısı..
Her Hollywood projesinde yer alan fotoğraf, "Burda ne kovalamaca çekilir var ya.."

18. The Water Diviner (2013), İstanbul ve Çanakkale'de çekilen filmde Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz, Russell Crowe'a eşlik ediyor..

19. The Two Faces of January (2014), kapalı çarşı sahneleri olan dolandırıcılık filmlerinin en günceli..

Eylül 2015
Oku..

Moulin Rouge! (2001)


Benim, kesin izlenmesi gereken filmler listemde üst sıralarda yer alan Moulin Rouge! (2001), Baz Luhrmann yönetiminde, Luhrmann ve Craig Pearce'ın her zaman olduğu gibi yine beraber yazdıkları senaryoyla çekilmiş.. Beraber yazdıkları ve Luhrmann'ın yönettiği 3. film bu.. Uzun bi ara verip, başka işler yaptıktan sonra da Fitzgerald'ın romanından The Great Gatsby (2013)'yi uyarlıyorlar ve çekiyor Luhrmann.. İlk iki filmleri de Strictly Ballroom (1992) ve Romeo + Juliet (1996)..


Film müzikal, önceki diğer işleri gibi.. Ama öyle böyle değil yani, efsane bir iş.. Her izlediğimde büyük bir hayranlıkla izliyorum, dinliyorum, coşuyorum..

1920.. Bohemin başkenti Paris, sanatın kenti Paris, aşkın başı Paris.. Christian, sanatın büyüsüne kapılıp bırakmış Londra'yı Paris'e gelmiş.. Müthiş ilhamlar bulacağı bu kentte şaheserler üretecek bir yazar adayıdır kendisi.. Hemen ufak bi daireye yerleşir, kurulur daktilonun başına.. Peki ne yazacaktır.. Tabii ki aşk.. Ama bi dakka, hiç aşık olmamıştır ki..


O sırada tavan parçalanır ve çeşit çeşit tip odanın içine doluşur.. Üst katta tiyatro provası yapan bi gruptur bu.. Onlar da ne oynayacaklarını tam bilmezken Christian'la birbirlerini bulurlar.. Aşk hakında yazmak istiyorum der Christian ama.. Fikri çok beğenirler.. Hemen bu fikri Moulin Rouge'un patronu Zidler'e anlatmaları, beğendirmeleri ve oyunu orada sahnelemeleri gerekmektedir.. Zidler, Moulin Rouge isimli eğlence kulübünün patronudur ve Satine, o kulübün aşırı güzel baş dansçısıdır. Yalnız bu mekanda, dansçılar sadece dansçı değildir, anlarsın ya.. Christian ve Satine'in aşkı efsaneleşecek bir aşktır..


Filmde Christian'ı Ewan McGregor, Satine'i Nicole Kidman, Zidler'i Jim Broadbent oynamaktadır.. Kadrodaki diğer bazı isimler de John Leguizamo, Natalie Mendoza, Richard Roxburgh ve Kylie Minogue...

Moulin Rouge! (2001), sekiz dalda Oscar'a aday olup, en iyi sanat yönetimi ve en iyi kostüm heykelciklerini almıştır.. O sene en iyi film ödülünü A Beautiful Mind (2001) almıştı..

Örnek alınacak filmdir..

01.09.15
Oku..

Hobbit BoxSet


J. R. R. Tolkien'in 1937'de yani Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi'nden yaklaşık 20 yıl önce yayımlanmış bir orta dünya hikayesi olan The Hobbit, yine Peter Jackson yönetiminde seyirciye sunuldu. Yüzüklerin Efendisi'nden 10 yıl sonra.. Yalnız bu yeni serinin ilk seriden iyi olmadığı sadece benim değil çoğunluğun görüşü..

The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring (2001)
The Lord of the Rings: The Two Towers (2002)
The Lord of the Rings: The Return of the King (2003)

Yüzüklerin Efendisi'nde, Bilbo Baggins'in, yok edilmesi için yüzüğü Frodo'ya vermesinin gerekmesiyle başlamıştı macera. Sihirli bir yüzük vardı ve kötü güçlerin eline geçmeden yok edilmesi gerekiyordu. Elf'li, Ork'lu, Cüce'li, Hobbit'li, Büyücü'lü ve Gollum'lu bir macera. Şimdiye kadar yapılmış en iyi filmler listesinde üst sıralardaki yerlerini almıştı üçlemenin her bir filmi. Her filmin senaryosu aynı adı taşıyan kitaptan hazırlanmıştı.

The Hobbit: An Unexpected Journey (2012)
The Hobbit: The Desolation of Smaug (2013)
The Hobbit: The Battle of the Five Armies (2014)


Yüzüklerin Efendisi macerasının öncesi olan ve The Hobbit adıyla tek cilt olarak yayımlanan kitapta, yüzüğün Bilbo tarafından bulunup saklanmasına sebep olan Erebor'un kurtuluşu'nun hikayesi işleniyor. Erebor, Cücelerin yaşadığı dağ; dağın içi oyularak kurulan bir krallık. Özelliği ise büyük bir altın kaynağı olması.. Günün birinde altınlara zaafı olan Smaug isimli ejderha dağa saldırıp, cüceleri kovup oraya yerleşiyor. Pek savaşçı olmayan Hobbit ırkı dışında Elfler, Orklar, İnsanlar ve Cüceler aşırı savaşçı.. Kah onurları kah altınları için.. Smaug'un himayesindeki o dağı tekrar alması gereken Cüceler, Büyücü Gandalf ve Hobbit Bilbo'yla aleme dalar..


Tolkien'in tek kitapta anlatmayı uygun gördüğü hikayeyi, Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson üçleme olarak filme çekiyor. Allahtan tek açıklaması daha fazla para kazanmak değil.. Zaten her biri 3 saate yakın olan seri 3 filmle anca anlatılabilmiş..


Seride Gandalf'ı Ian McKellen oynuyor. Bilbo Baggins'i Martin Freeman, Cücelerin kralı Thorin'i Richard Armitage oyunuyor. Ayrıca makyajsızken bile Hobbit olan Elijah Wood da serinin başında azıcık Frodo'yu oynuyor. Gelelim Elflere, Tauriel rolünde Evangeline Lilly, Legolas Orlando Bloom ve Galadriel Cate Blanchett ve Saruman Christopher Lee.. Öbür seride bi tek Thorin yok bu ekipten..

Bu arada Gollum'u ne zaman görsem Steve Buscemi geliyor gözümün önüne, Andy Serkis ama doğrusu. Serkis aynı zamanda Hobbit serisinin ikinci yönetmenliğini de üstlenmiş. Jackson'ın sağ kolu yani.


Peki teknik anlamda nedir durum, uzman görüşü alalım.. Her sene Oscar adaylığı elde eden seri hiç kazanamadı ama yine de o kategoride öne çıktığı anlamına gelir o di mi?!
-The Hobbit: An Unexpected Journey (2012): En iyi saç-makyaj, en iyi görsel efekt, en iyi prodüksiyon..
-The Hobbit: The Desolation of Smaug (2013): En iyi görsel efekt, en iyi ses kurgusu, en iyi ses miksajı..
-The Hobbit: The Battle of the Five Armies (2014): En iyi ses kurgusu..

Özellikle ilk filmde -'fırtına savaşları' mı ne öyle bi şey demişlerdi filmde- o sahnede, akademik seviyede genel jeoloji sunumu izledim, beğendim. Hani, dağlar vücuda geliyor da savaş ediyorlar..


17.12.12
Oku..