Barfly (1987)


Charles Bukowski, pis ayyaş ihtiyar olarak nam salmış bir yazar. Yeraltı edebiyatının öne çıkan isimlerinden, karakterleri, hikayeleri hatta kendi de alkolün kontrolünde, idi 1994'te ölene kadar. Öte taraf inancı olmayan bir ihtiyardı, hala içiyo mu acaba..

Romanları, öyküleri bazıları tarafından çok beğenilirken bazılarına göre de iğrenç şeylerdi. Ama o, nefretin, derinlerde bi yerde aşka dönüştüğünü bildiği için takmıyordu. Hemingway gibi eleştirmenlerle dövüşmüyor, gülüp geçiyordu. At yarışı oynayıp, karısının kontrolünde içkiyi azaltıp, hayatına devam ettiği bi dönem sinemacı Barbet Schroeder, Charles'a ulaşıyor. "Senaryo yazar mısın, senin bi hikayeni film yapmak istiyorum" der. O sıralar yeni romanı için tasarladığı hikayesi vardır, onu senaryo yapmaya karar verir.


Yönetmen Barbet kendi parasından Charles'a avans verir. Bi yandan senaryo yazarkenki yaşadığı zorluklar, bi yandan Barbet'in yapımcı ararken yaşadığı zorluklar.. Çok zorlu bir dönemdir, senaryo biter, Barbet çok beğenir. Buldukları yapımcı senaryoyu okuyunca vazgeçer. Başka yapımcı bulurlar, oyuncularla görüşülür, ekip çalışmaya başlar, yapımcı vazgeçer. Barbet'in nerdeyse delirdiğini, film için harcanan emeklerin çöpe gitmesine razı olmayacağını anlatır bize Bukowski..


Film bunları anlatmıyor. Bunlar, film bittikten sonra "Ben bu olanları roman yaparım.." diyen Bukowski'nin Hollywood isimli kitabında geçiyor. İkinci sınıf bir Hollywood filminin yapım aşamasını tüm acımasızlığıyla gözler önüne seriyor Charles Bukowski, her zaman yaptığı gibi.
Film yapıldığı dönem eskisi kadar ayyaş değil, hatta film tamamlanınca gala için Limuzin'le falan evden alınması sınıf atladığını gösteriyor, ya da o öyle anlatıyor işte.. Yazdığı senaryo da, yine kendi 'bar sineği' olduğu dönemleri anlatıyor. Çok içip barmenle dövüşmesini, yediği dayaktan sonra yolda sızmasını, tanıştığı deli kadınları ve biraz da yazdığını anlatıyor. Yazmam için benim böyle yaşamam gerek diyor. Yani zamanında kendi başına gelenleri biraz süsleyerek kurgulayıp veriyor senaryoyu.


Sonrasında da böyle bir roman yazması, filme iyi mi geldi kötü mü bilemiycem ama ben romanı okuyup hemen arkasından filmi indirdiysem, işe yaramış. Romanda karakterlerin isimlerini değiştirmiş tabii ama baya anlaşılıyor yine de.. Mickey Rourke'un setteki artistlikleri, Faye Dunaway'in banyo sahnesinde 'memem gözükecek gerginliği' falan.. Ayrıca film kurgulanırken Charles'ın Barbet'e söylediği bi şey çok hoşuma gitti: Eleman bardan kalkıyor, hadi görüşürüz deyip çıkıyor ama birası yarım.. Charles diyor ki, "Bi alkolik asla bardağı öyle bırakıp gitmez, son damlasına kadar bitirir.. Ama yapacak bi şey yok, böyle çekmişsiniz artık" diyor.. Filmde aradım bu sahneleri hep, güzel detay oldu..


Ki fena filmde değil yani, 7 puanı kaptı benden.. 89'da yayınlanan romanı Türkçe'ye 92'de Yapı Kredi Yayınları'ndan girdi, okuyacak olan varsa güncel baskıları Parantez Yayınları'ndan çıkıyor.. Romandaki ve filmdeki karakter Henry Chinaski, yazarlık kariyeri boyunca zaman zaman kullandığı takma adı, görürseniz bi yerlerde, şaşırmayın..

Yalnız Mickey Rourke nasıl da benzemiyormuş o dönemler şimdiki haline.. Çok şaşırdım film boyunca..

16.10.15
Oku..

Narcos (2015-17)


Şu dönemin en revaçta dizisi.. Uyuşturucu kaçakçısı Kolombiyalı Pablo Emilio Escobar Gaviria'nın hayatını anlatıyor. 1970'ler..
Güzel para var diye girdiği uyuşturucu işinden inanılmaz paralar kazanan ve güç elde ettiğini görünce Kolombiya'ya faydalı olacağını söyleyip seçimlere falan giren, baya da oy toplayan ama mecliste istenmeyen adam olan Escobar, kendi devletine savaş açmış ve 44 yaşında öldürülmüş.


Kolombiya Başkanı olma hayali ters tepen Pablo Escobar, öldürülecek her asker ve polis başına ödül dağıtıyormuş millete. Uyuşturucudan kazandığı parayı paketlemek için bile dünyanın parasını harcayan Emilio bir rivayete göre dağ evindeyken üşüyen kızını ısıtmak için iki milyon dolar yakmış.. Serveti ne kadar illegal de olsa dünyanın en zenginlerinden olduğu gizli değildi, Forbes dergisi falan yazmış zamanında, şu kadar parası var diye..

Amerikalı bir narkotikçi Murphy destek için Kolombiya'ya göreve gönderilir. Murphy ve Pena, Escobar'ın peşinde ömrünü çürütmüş polislerimizdir. Dizi hem Escobar'ın hayatını anlatıyor hem bu iki narkotikçinin hayatını. Dizi izlendiği dönemde İspanyolcaya doyuluyor, İspanyol müziklerinin dibine vuruluyor.. Kadroda iki tane sarışın var, onlar da iki Amerikalı Murphy ve karısı, bunlar haricinde herkes latin, kızlar çok güzel..


Dizinin oyuncuları da en az dizi kadar başarılı, Escobar'ı en son Elysium (2013)'da küçük bir rolü olan Wagner Moura; Pena'yı Game Of Thrones'un Oberyn Martell'i Pedro Pascal; Murphy'yi Very Good Girls (2013)'deki Boyd Holbrook oynuyor. Yan karakterler olarak da Luis Guzman, Maurice Compte, Juan Pablo Raba var.. Ve tabii kadınlar: Joanna Christie, Paulina Gaitan, Stephanie Sigman, Gabriel de la Garza, Ana de la Reguera ve bi bölüm konuk bebiş Adria Arjona.. Kadınların hepsi çok seksi, ben anlamıyorum n'oluyo bu Latinya'da..


İlk sezon Pablo'nun hapisten kaçmasıyla bitti.. Murphy, "Bu sefer tutuklamak yok, kesin öldürecem" dedi sonda.. Ölecek o zaten belli de, bakalım yanında kimleri götürecek.. İlk sezon 10 bölüm birden Ağustos 2015'te yayınlanmıştı. İkinci sezona çok var yani, seneye kadar soundtrack dinleriz artık..

15.10.15


2 Eylül'de ikinci sezon 10 bölüm olarak yayınlandı Netflix ve illegal diğer bütün internet sitelerinde. Demin bitirdim son bölümü, bu kadar olur. Daha da olmaz. Bir kötü adamın hayatı bundan daha gerçek ve etkileyici anlatılamaz. Bir yandan nefret edebilecekken diğer yandan saygı duyuyorsunuz ve adam gerçekten kötü şeyler yapıyor. Bu sezonun sonunda Pablo'nun öleceği haberiyle beraber dizinin iki sezon daha hazırlandığı bilgisi yayıldı internette. Nitekim sezon finalinde tıpkı Vikipedi'de yazdığı gibi öldürülüyor Escobar.

Son altı bölümü ara vermeden izledim, kapatamadım, iki bölüm de sonra izlerim dedim olmadı, biri biter bitmez "Hassiktir" nidaları eşliğinde diğer bölüm açıldı. Polis yetmedi artık Pablo'yu yakalamaya. İlk sezon sonunda kedi yaptığı hapishaneden kaçmıştı hatırlarsanız, kaçışla başlayan sezon yüksek tempoda devam etti. İlk sezon sürgün yiyen Komiser Carillo, psikopat bir dönüşle birkaç bölüm Escobar'a korku saldı. Ama o kadar.. Polis yetemedi artık Pablo'yu yakalamaya. Yazık Pena gururunu hiçe sayıp diğer 'Narco'lara bilgi sızdırdı ve Escobar'ın büyük yara almasını anca böyle sağlayabildi.

Sekizinci bölümde iyice dellenecek Pablo şöyle bir şiir içleniyor:
"Elimizdeki her şeyle savaşacağız.
Cali kartelini sikeyim!
Judy Moncada'yı sikeyim!
Castanoları da sikeyim.
O orospu çocuklarına kimle
oyun oynadıklarını göstereceğiz!
Çünkü biz hala Medellin karteliyiz!"

Bu arada Judy Moncada, geçen sezon Pablo'ya çalışan ve Pablo tarafından öldürülen bir adamın karısıydı. Judy bütün kaynaklarını Pablo'yu öldürmeye harcıyor, fena bilenmiş. Judy'yi Cristina Umana oynuyor; madem konusu açıldı, bir tane daha çok güzel kız var bu sezon, Martina Garcia.


Diğer sezonlar belli ki Kolombiya'nın Escobar sonrası dönemini işleyecek, uyuşturucu ticaretinde Pablo'dan daha ileri giden ve yeni Narkotik Tehdit olan Cali Karteli ile kovalamaca sürecek. Yani Pena ve Murphy'nin Escobar görevi tamamlandı, yeni görevler onları bekliyor. Yani dizi bize diyor ki, dizinin adı Escobar değil diyor, Narcos diyor.. Ha bu arada, o meşhur 'kızı üşüyor diye para yaktı' efsanesi de izlenebilir bu sezonda, hangi bölümdeydi hatırlamıyorum şimdi ama son altıda..

140916
Oku..

Spike Island (2012)


Yani senaristi veya yönetmeni için izlenen filmlerin güzel olması beklenebilir bi şey ama sırf bi oyuncu için hatta o da sırf güzel diye bi film izlenir mi? Bazen izleniyo işte, şansınız varsa güzel çıkıyo. Bu güzel. Kız da Emilia Clarke.


Bir grup İzngiliz ergenin hikayesi: müzik grupları var, Manchester'ın en iyi ikinci grubu diyorlar kendilerine.. En iyi grup dedikleri The Stone Roses, üç gün sonra Spike Island'da konser verecek, (Spike Island, İngiltere'nin kuzeybatısında Mersey Nehri'nde bir ada..) nerdeyse şehirdeki bütün gençler bu konsere bileniyor. Bizim gençlerde başı çeken Tits ve Dodge; Dodge grupta tek müzikten anlayan, Tits ise grubun en kafası çalışanı. Serserilik yaparak geçiyor ömürleri, sonra müzik yapıyolar arada. Dodge, okuldan Sally'ye vurgun, ama Sally daha çok Tits'le ilgileniyo gibi.. Bütün film yok bileti şundan alacaz, o olmadı bundan alacaz, hiç olmadı torpil bulup kapıya isim yazdırcaz falan muhabbetinin ekseninde. Sonra konser günü geliyor işte, eğleniyorlar baya..


Normal bi film, zaman kaybı değildi, 7 puan. Yönetmeni Mat Whitecross'un daha önce Sex & Drugs & Rock & Roll (2010) filmini izlemiştim, müzisyen Ian Dury'nin hayatını anlattığı bir biyografiydi. Senaristi ise filmde de tatlı bir rolle yer alan Chris Coghill. Kadrodaki öne çıkan isimler: Elliott Tittensor, Nico Mirallegro ve Emilia Clarke.. Çok küçük rolle de Kaya Scodelario var, Emilia'nın kankilerinden biri olarak..


Emilia Clarke Game of Thrones başladıktan sonra oynamış bu filmde, hemen, meşhur olur olmaz kapmışlar kızı. Onu böyle dönem filminde izlemeyi beklemiyodum açıkçası, annemin gençlik hali gibiydi, saçlar falan.. Mayıs 1990'da geçiyor hikaye, malum konsere giriş macerası ya.. Ayrıca film boyunca İngiliz aksanına maruz kalacağınızı unutmayın, fok fok fok fok fok fok fok fok nö

13.10.15
Oku..

Pixels (2015)


Taa seneler önce çok severek izlediğim bir kısa filmdi Pixels [2010], Patrick Jean diye bi eleman yapmıştı, çok başarılı bi videoydu.. Dünyayı istila eden video oyunu karakterleri, sağı solu parçalıyor, maddeyi piksellerine bölüyor ve sonunda tüm dünya tek bi piksele dönüşüyordu. Anca geldi sinema filmi, ben daha erken bekliyordum.. (O iki buçuk dakikalık kısa bu..)


Ana yapımcılardan olan Adam Sandler, yazarı Tim Herlihy'ye yazdırıyor hikayeyi ve devamında senaryoyu.. Patrick Jean'in filminde zaten hikaye basitti, istila ve yok oluş.. Tim oturdu buna güzelce karakterler yazdı falan ama o kadar dandik yazdı ki düzeltmeye kalksalar düzeltemezlerdi..

Çocukken video oyun işinde çok iyi Brenner ve arkadaşları şimdinin koca adamları. O zamanlar NASA uzaya gönderdikleri araçlara dünyadan bi şeyler koyup varsa birileri iletişime geçmek yoksa da 'dünya mirasıdır, bi ara lazım olur, dursun orda' diyerek bu oyunlardan görüntüler göndermişler uzaya.. Salak uzaylılar bunu savaş çağrısı sanıp yıllar sonra dünyaya saldırıyor, hem de aynı yöntemle, video oyun karakterleriyle.. Oyunları kazanırsanız tamam ama kaybederseniz dünyayı yok ederiz.. Brenner'ın o arkadaşlarından biri Amerikan Başkanı Cooper, diğeri uzaylıların şifresini çözen Ludlow, Brenner da teknolojik alet kurucusu olmuş işte.. Tabii ki bu saldırılarda askeriye falan çaresiz kalıyor ve bizimkiler kahramanlık yapıyor.. Çocukken yarışmada rakibi olan Eddie, evine kuruluma gittiği Violet de destek ekip..


Boşa izlemeyin bence, zaman kaybı. Yönetmeni de Gremlins (1984) efsanesinin yazarı, Harry Potter ve Home Alone gibi serilerin ilk iki filmini yönetmiş bir Chris Columbus ha.. Aslında izlesen izlenir gibi duruyo dışardan bakınca di mi.. Hele bi de kadroya bak: Adam Sandler, Kevin James, Josh Gad.. Michelle Monaghan, Game of Thrones'un Tyrion'ı Peter Dinklage.. Çok az olarak da RED serisinin Ivan'ı Brian Cox, yine Game of Thrones'tan Eddard Stark Sean Bean ve korku filmlerinin ve kolej filmlerinin  vazgeçilmez sarışınlarından Ashley Benson var..


Ben bu kadronun gazına geldim siz gelmeyin.. 3 verdim puan olarak.. Yani bence yazık etmişler Patrick Jean'in fikrini.. Gerçi iyi para almıştır.. Hala güzel fikir ama daha güzel bi hikaye yazılabilirdi..
Resmen gülmedim filmde, belki bi iki yerde.. O da: Tyrion yardımı karşılığında başkandan hem hapisten çıkış, hem ada, hem vergi muafiyeti, hem de Serena Williams ve Martha Stewart'la üçlü yapmak istediğini söylüyo.. Başkan da, ada olmaz, kızların da ikisi birden olmaz birini seç diyo. Anında Serena diyo.. Serena da arkadaşına, ada karşılığı bu herifle takılıyorum diyo.. Buna güldüm biraz..

11.10.15
Oku..

New York'ta Beş Minare (2010)

Konuk Yazar // Vedat Özdemiroğlu


Önde top oynayan çocuklar, arkada infilak eden araba. İstanbul şehri, güne suikastla uyanır, bir aydın daha öldürülmüştür.
Metrodaki ayaküstü istihbaratı takiben, camide vaaz verip, ölen mazlumlara ağlayan bir imam görürüz. Bu imam aslen Ali Sürmeli’dir ve aslında mağdura, mazluma değil, New York’lu filmde sadece İstanbul sahnesinde oynamasına ağlamaktadır.
Öte yanda, Arka Sokaklar dizisindeki komiserlik başarısından dolayı bu filmde Emniyet Müdürlüğü’ne terfi ettirilen Zafer Ergin, yeni mezun polislere yemin ettirmektedir. Sakallı Fırat’ı (M. Kırmızıgül), bir ayini izleyen müritler arasında görürüz. Beri yanda, Acar (M. Sandal), bir hücre evine operasyon yapan polislerden biridir.

Operasyon, “Kuş kafeste, operasyon başlasın” gibi aşırı sıradışı bir parolayla start alır, kadın dizayn polislerin siyah çarşafı atıp ateş etmesi gibi daha da marjinal bir numarayla sürer. Ergenin bilgisayar oyunu gibi bitmek de bilmez. O esnada New York’ta Hacı Gümüş adlı kanaat önderi, tam da namaz kılarken FBI tarafından yakalanır.
Aynı saatte, İstanbul’da milliyetçi müminler “Yılmicaz, yıkılmicaz, ayaktayız, dertlerimizle baş başayız” andıyla, toplu halde kitap, bayrak ve yerli malı Casper bilgisayar üzerine yemin ederler. Fırat polistir ve Acar’la beraber iki günlüğüne New York’a gönderilir. Misyonları, Deccal adlı terör liderini Amerikan polisinden teslim alıp Türkiye’ye getirmektir.
Deccal, Hacı Gümüş’tür, yani Haluk Bilginer’dir, “Neyle suçlanirem, avukatımı istirem” şivesiyle konuşan bir tiptir. Sorguda FBI şefi David Becker “Daha dün Atatürk’tün, hem yobaz olmuşsun, hem şiven bozulmuş, n’aptın sen abi” der.


Bu esnada Engin Altan’ı görürüz, Hacı Gümüş’ün adamıdır ama için için “Ulan bunlar yakmışlar beni, canlı bomba olacağıma canlı paraya koşarım daha iyi” diye düşünmektedir. Bu arada New York’taki Fırat, Bitlis’teki dedesiyle (Eşref Kolçak) konuşur. Elinde telefonuyla dede, her an “Türksel’in çekim gücü” diyerek zıplayacak gibidir.
Acar, Fırat’a “Ne günlerim geçti şu Amerika’da” der. Oysa bu, ancak Türkiye’de denecek şeydir. New York’ta insan New York der. David Becker, Türk polislere Hacı’nın Interpol tarafından kırmızı bültenle, ara ara da pembe panterle aranan bir suçlu olduğunu söyleyip teslim eder. Fakat adamları yolda operasyon yapıp Hacı’yı kaçırırlar. Buraya bir kelime bile eklemeden aktarıyorum.
David Becker: Siz ikiniz ortalıkta görünmeyin!
Acar: Soruşturmaya sizle gelsek olur mu?
David Becker: Tamam, yolumuza çıkmayın yeter!..
Yoluna çıkmasını istemediğin adamı niye yanında götürürsün be adam yaa?!

Bu arada FBI ve Interpol tarafından aranan Hacı, Yaz Ramazan’ın esnafı gibi, deniz kıyısında, açık havada, cemaatle beraber kabak gibi namaz kılar, çay içer, volta atar. Fırat’la Acar, Engin Altan’ı takip edip evine girerler, yakalarlar. Fırat, Altan’ı suya basıp geceden ıslatır ve Hacı’nın yerini bulmak için Fight Club zincirinin şubelerinden birine giderler. İki polis tuzağa düşürülüp yakalanır.
Bu arada New York’ta hiç çan çalmayıp hep ezan okunmaktadır.
Aynı anlarda, David Becker, Müslüman gettoda gördüğü her sakallıya kartını verip Hacı’yı sorar, namaz kılınan camiye ayakkabılarıyla girip itlik eder. Yanındaki polisle konuşmasından David’in kardeşi Brian’ın İkiz Kuleler saldırısında öldüğünü, bu yüzden Müslümanlardan nefret ettiğini öğreniriz. FBI ortamında ailece görüşmek şart olduğu için ikinci polis “Brian’ı hepimiz severdik ama unut artık” der.


Hacı, üstü lokumlu, altı bademli mevlit şekerlerini çok özlediği için ani bir kararla Türkiye’ye dönmek ister. Zaten dönmek isteyen adamı FBI yakalar ve iki polise teslim eder. Şimdi sıra Türkiye’de Hacı Gümüş’ü sorgulamaya ve konuşturmaya gelmiştir. Aynı anda, dünya alemin aradığı liderin sağ kolu, elini kolunu sallayarak ülkemize gelmiş, cami gezmektedir.
Hacı’yı sorgulayan polisin “Sen, Allah’a bağlısın da biz Devlet Su İşlerine mi bağlıyız?” şeklinde sorusuna, Hacı “Dogrisini Allah biliyur” cevabını verir. (Bunlar da aynen)
Fırat, Hacı’nın sorgusuna taliptir ve yalnız kalınca ona “1973’te adam vurdun, 1974’te Ecevit affıyla çıktın, 1975’te Semiha Yankı sonuncu oldu, yalan mı bunlar?!” diye çıkışır. Hacı “Katil değilim” der.
Bu arada, Humeyni’ye benzeyen gerçek Deccal’i ve Heidi’nin büyükbabası Alf Dede’yi andıran Fırat’ın dedesini kısaca görürüz.
Hacı’nın suçsuzluğu kanıtlanır ve gerçek Deccal yakalanır. Gerçek Deccal, bir yandan da profilden NetWork markasının bir zamanki Hintli mankeninin dedesi gibi bi adamdır. Emniyet müdürü, Deccal’in adamları için “Bu pislikleri namuslu savcılara teslim edelim” diyerek ülkede namussuz savcıların da olduğunun altını çizer.

Hacı tahliye olmuştur. Acar Musti, koca filmde durmadan tekrarladığı tek repliği olan “Başından beri bu adamın suçsuz olduğunu biliyordun, niye uğraştın?” sorusunu sorar, Mahsun Fırat “Hayat bazan insanlara yanlış işler yaptırıyor” diyerek hem ona cevap verir, hem de inceden sinema anlayışını özetler.
Globalleşmek isteyen her yerli filmde olması gereken Ayasofya’da Hıristiyan ve Müslümanın beraber dua etmesi gibi, Mevlevi semahı gibi, Boğaz’ı tepeden görmek gibi zorunlu sahneleri takiben iki polis, Hacı ve karısı Bitlis’e doğru yola çıkarlar. Bir mola yerinde, dereye bakan Mahsun Fırat, aniden “Bebeeeegiiim” diye şarkıya girecek izlenimi verir ama girmez. Mahsun Fırat, İstanbul’da oturmasına rağmen, cipinin plakası 13’tür çünkü o Bitlis’lidir. Zaten dünyada Bitlis sigarayı içmeyi sürdüren tek insan da odur.
Kör bir kadının evine gidip, otel sorarlar. Kadın “Burda kime otel sorarsanız, onda kalırsınız” diyerek bir korku filmi etkisi yakalar ve o haliyle dört misafiri buyur eder. Mahsun Fırat, dedesine gider; dedesi “Ben sana hem analık hem babalık ettim” der, tokadı basar, eski meseleler hortlamıştır. Nihayetinde Hacı, dede olur, dede hacı olur! Finalde bayrak yanar, film ateş görüntüleriyle kapanır ama asıl yanan seyircinin ta kendisidir!

Finali takiben Beşir Atalay, Ertuğrul Günay, Emniyet Genel Müdürlüğü, İstanbul Müftülüğü ve Doğuş Holding’e teşekkür edilir, çünkü filmin sanatla değil bunlarla ilgisi vardır...

(Bu yazı ilk olarak Kasım 2010'da Uykusuz'da yayımlanmıştır. VÖ'nün özel izniyle blogu şenlendirmiştir.. Blogtaki diğer yazıları: Issız Adam (2008) ve Güneşi Gördüm (2008))

11.10.15
Oku..

Irrational Man (2015)


Woody Allen'ın son filmi.. Gerçi adamın sonu yok, her zamanki gibi biz bunu izlerken o sıradaki filminin senaryosunu okutmuş, çekimlere başlıyor oluyor.. Bu yaşta ne bu enerji.. Geçen okuduğum ve nerdeyse şaşırdığım bir röportajında: "Keşke mükemmelliyetçi olsaydım ama hiç değilim, olduğu kadar yapıyorum, hiç zorlamadan.." diyor, olduysa oldu olmadıysa koy götüne, anlamı çıkabilir gayet rahat.. İlginç bi şekilde üretkenliğini buna borçlu imiş, bilmezdim. Ben seviyorum abi..


Bu filmde Joaquin Phoenix başrolde.. Hep isterdim bi Woody hikayesinde izlemeyi, oldu.. Yanına da geçen sene Magic in the Moonlight (2014)'ta beraber çalıştıkları husky voice Emma Stone'u vermiş ve olan olmuş.. Çok şık duruyolardı yan yana.. Husky voice (boğuk ses) tanımı da imdb.com'da Emma'nın özellikleri kısmına yazılmış, ilginç gelmişti.. Bu iki isme eşlik edenler de: Parker Posey, Jamie Blackley, Brigette Lundy-Paine, Meredith Hagner..


Bir felsefe profesörü Abe, yeni bir okulda başlayacaktır. Kendinden önce dedikodusu gider okula, aşırı karizmatik, her gittiği yerde yatmadığı kız kalmayan, feleğin çemberinden geçmiş ve hayatın boş olduğunu düşünmeye başlamış bir adam.. Ama eskidendi o diyo, artık yatmıyo herkesle.. Buna yanlayan evli bi başka çılgın profesör Rita ve tabii ki seksi öğrencisi Jill var.. Abe, Jill'in muhabbetini sever, zeki kızdır, iyi arkadaş olduklarını söyler, yatmamakta ısrar eder ama Jill aşık olmuştur iyice, hem de çok güzel giden ilişkisine rağmen..
Bi gün Jill'le kafede otururlarken arka masada konuşulanları dinlerler. Bi kadın, eski kocasının bi yargıçla anlaşmasıyla çocukların velayeti konusunda haksızlık yaşıyordur.. Abe de kimseye bi şey söylemeden kadına yardım etmek ister.. Yargıcı öldürecektir, nasıl olsa kimse ondan şüphelenmez çünkü görevi kötüye kullanan yargıcın zaten bir sürü düşmanı vardır.. Bu olayla hayatta bi işe yarayabileceğini gören Abe, bi anda mutlu olup, hayattan zevk almaya başlar.. Ayrıca seksi bi kız da sana aşıksa artık ne kadar reddebilirsin..


Benzer cinayet mevzusunu Match Point (2005)'te yapmıştı, şansın ne kadar önemli olduğunu anlatarak. Orda kötülük yapan iyi adamımız şansla yırtarken, burda kötülük yapan iyi adamımız şansına küssün..

Filmden ilginç detay isteyene de, Emma Stone'un aşırı beyaz bacakları her an kadrajda diyebilirim. Zaten komple mini şortlu oynuyor, bi sahnede de etek tercih edilmiş. Güzel bi üniversiteli kız incelemesi, hakkaten de bütün sene şortla dolaşıyolar.. Başta bahsettiğim röportajında bi yerde şöyle diyo: "..evet baya eğleniyorum sette. Özellikle sabahın altısında uyandıysam ve sete gittiğimde Scarlett veya Emma varsa çok eğleniyorum."


Çok eğlenceli bir film izlemek isteyen buyursun valla.. Baya eğlendim, 8 verdim.. Film Ekimi kapsamında iki seans oynayan filme bilet bulamadım diye üzülürken bi hafta sonra vizyona girmesi güzel hareket.. Ancak, tabii ki az salonda, mümkünse en küçük salonda falan gösteriliyor film.. Gerçi bizim şansımıza küçük salonun makinesi bozuldu da biraz büyük perde de izledik yan salonda.. Kime sorsam imdb.com puanının düşüklüğüne anlam veremiyor, şu an 6.8 site puanı.. İzleyenler şaşkın, ben 8'den aşağı oylayan görmedim..

11.10.15
Oku..

Paper Towns (2015)


John Green'in 2008'de basılan aynı adlı romanının sinema uyarlamasıdır, yönetmeni Jake Schreier'dır. Filmin reklamı "The Fault in Our Stars (2014)'ın yazarından" diye yapılmıştır.. Geçen seneki o film de Green'in çok satan romanının uyarlamasıydı. 2013'ten beri televizyon programlarına çalışan yazarın üçüncü roman uyarlaması Looking for Alaska (2016) kapıda..


Quentin daha çocukken karşı eve yerleşen yeni komşuları Margo'ya aşık olmuştur. Ve kendisi bu durumu mucize olarak niteliyordur, yaşıt ve komşu olmaları arkadaş olmalarını sağlamıştır. Daha o yaşlarda Margo'nun macera tutkunu, Quentin'in sakin bir çocuk olması bazı şeylere engel olmaktadır.


Liseli olduklarında da iş değişmez. Quentin dersleriyle ilgilenmek dışında iki kankisiyle zaman geçirirken, Margo partiden partiye koşan alem kızı olmuştur. Ha, bu arada ayrı dünyaların insanı oldukları için Margo selamı sabahı kesmiştir..


Bi gece Margo, Quentin'in odasına pencereden girer ve onu maceraya sürükler, sonra evlere dönülür. Ertesi gün ve onun ertesi gün olur, Margo ortalıkta yoktur. Ailesi, "Margo bu, nasıl olsa sıkılınca gelecektir" diye heyecan yapmaz ama Quentin olayın peşini bırakmaz..


Margo, etrafındaki insanların yanlış yönlere gittiğini, kendinin de ne yapmak istediğini bilmediğini falan anlatmıştır o gece Quentin'e. Kağıt kasabalardan bahsetmiştir: Haritacılar telif haklarını koruyabilmek için hazırladıkları haritaya bi tane de olmayan bi kasaba adı koyarlarmış, izinsiz kopyalanan haritayı bu yolla tespit edip gereğini yapmak için. Bu olay Margo'nun çok ilgisini çekmiş ve unutamayacağı bi detay olmuş hayatta. (Haritacılar gerçekten böyle bi şey yapıyor mu bilmiyorum, bence yapmıyorlardır..)


Madem sevdiğim kız macera seviyor, ben onu bulmalıyım.. Biraz bakınınca Margo'nun zaten sağa sola ipuçları yerleştirdiğini fark eder Quentin ve arkadaşlarıyla Margo'nun peşinden giderler.. Arkadaşlarına kağıt kasabalardan bahseder, araştırıp bulurlar.. Normalde sıfır olan nüfus bir olmuştur yakın zamanda.. Sonra başlar bi yol macerası..


Çok bi numarası yok ama eğlenceli film işte. Filmin en büyük artısı tabii ki Cara Delevingne.. Kadrodaki diğer isimler: Nat Wolff, Austin Abrams, Justice Smith, Halston Sage, Jaz Sinclair, Cara Buono ve minik Hannah Alligood.. Filme puanım 5..


08.10.15
Oku..