20th Century Women (2016)


Mevzubahis kuşak çatışmasıdır. Bir 20. yy kadını olan Dorothea, 15 yaşındaki -21. yy çocuğu- oğlu Jamie'yi büyütmeye çalışmaktadır. Baba yoktur; bırakıp gitmiş, bayramdan bayrama telefon etmektedir. Dorothea yalnızlığı çok sevmediği için koca evin iki odasını kiralamış, Abbie ve William'ı hayatlarına sokmuştur. Yani evde dört kişi yaşamaktadır. Bir de Jamie'nin fazla yakın arkadaşı Julie sürekli bu evdedir. Pek çok konuda oğluyla aynı şekilde düşünmeyen Dorothea, yardım etmeleri için Abbie ve Julie'den yardım ister. Abbie, Jamie'yi feminizm destekli cinsel eğitime varana kadar samimi sohbetlere dahil eder. Julie ise kendisine aşık olan Jamie'ye sarılıp uyumalık kanka muamelesi yapar, kendi pesimist bakış açısından buhran saçar. Belki de Dorothea kendi ayak uydurmaya çalışmalıdır zira yardım istediği tipler pek tekin değildir.


İki ay önce indirmiştim bu filmi, altyazı bekliyordum. Yeni geldi altyazı, merak ediyordum, hemen izledim. Beginners (2010) gibi tatlı bi filmden sonra açıkçası daha ümitliydim yazar-yönetir Mike Mills'ten, biraz beklentimin altında kaldı. American Beauty (1999)'den tanıyacağınız Annette Bening başrolde gibi. Elle Fanning, Billy Crudup, Lucas Zumann ve efsane tatlı saçlarıyla Greta Gerwig de ekibin geri kalanını oluşturuyor.

Film müzikleri gayet güzel. Bir ara -karakterler de çok müsait olduğu için- Woody Allen filmi izliyormuşum gibi hissettim.Bu seneki Oscar'da bir de adaylığı vardı filmin: En İyi Senaryo Adayı.. Ödül çıkmamasına şaşırmadım. Vasat bi film olmuş, tavsiye edemem ama Greta'yı kesin biraz izleyin, çok tatlı.

120417
Oku..

Homefront (2016)


Geçen gün televizyonda denk geldim de öyle izledim, normalde çok zor arayıp bulup bunu izlemem. Türkçe dublaj tabii bir de. Bildiğin bomboş film, hiçbir numarası yok. Pardon, tek numarası kadrosu: Jason Statham, James Franco, Winona Ryder, Kate Bosworth ve Rachelle Lefevre.. Chuck Logan'ın romanından uyarlanan filmin yönetmeni Gary Fleder. Yönetmenin olayı arada bir bu tarz filmler yapıp, daha çok piyasa dizisi yöneterek geçinmek. Peki neden izledim bu filmi o zaman?

Nicolas Cage'in Con Air (1997)'ını hatırlayan vardır, uzun saçlıydı falan. Jason Statham'ı da onun gibi uzun saçla gördüm önce, filmin başlarıydı. Dedim ne kadar değişik olmuş tipi, biraz bakiyim, sonra da bırakamadım. Saçma sapan da olsa hikaye, nereye bağlanacak, acaba güzel bi numara görecek miyim falan diye bırakamadım işte.. Zaten çok kısa sürede "Birkaç yıl sonra" diye zaman atlanınca Jason'ın saçlar da kısaldı geri..


Phil, kılık değiştirerek bir motor çetesine sızmış, uyuşturucu kartelini çökertme peşinde bir gizli polistir. Görev tamamlanır, kötü adamlar hapse girer. Birkaç yıl sonra emekli olup, küçük bir kasabaya annesiz büyüyen kızıyla yerleşen Phil, sadece kızını düşünen yakışıklı dul bir babadır. Kızı okulda bir oğlanı sopalayınca, oğlanın ailesi Phil ve kızına düşman olur. Sonra psikopat kayınço, işi Phil'in geçmişini öğrenip, motor çetesine yerini söylemeye kadar vardırır. İntikam, intikam, intikam.. Oysa Phil'in tek istediği azıcık huzurdur.

Winona Ryder ağızdan öpülmeli bi hatundur. bkz. şuna.. Hele bak bu da gençliği, aha burada..

090417
Oku..

Silence (2016)


Filmle ilgili kötü yorumlarımı biraz geciktirmek için yıllar önce Martin Scorsese ve Woody Allen'ın bir sohbetinde denk geldiğim ilginç ifadeye yer vermek istiyorum: "Oyuncu seçimi filmlerin en zor şeylerinden biri. Bir sürü küçük ve zavallı oyuncu görüyorsunuz, hepsi de rol için geliyorlar. Bu korkunç bir şey. İyi oyuncular da 'Rol çok küçük, eğer seninle çalışacaksam daha büyük bir rol isterim' diyorlar." 90'ların başında sanırım, Scorsese tarafından söylenmiş bu sözler.

Japon yazar Endo'nun tarihi romanından uyarlanan Silence (2016), usta yönetmen Scorsese imzası taşıyor. Yönetmenin bütün filmlerini olmasa da tarzı, tavrı, sineması hakkında fikir sahibi olacak kadar işini gördüm, saygı duydum. Bu filmi için çok olumlu hisler bulunmasa da içimde, bakınca diyorsunuz bir ustanın elinden çıkmış diye. Hikaye etkili ama biz ne acılar gördük sinemada, onun için bu teğet geçti. Sıkıcıya düşen filmin süresi üç saate yakın, rahipler gayet acemi.


Çok yıllar önce -17. yy falan yazmıştı galiba- Hıristiyanlık inancını yaymaya çalışan bir grup üst düzey pederin yolu Japonya'ya düşmüş. Japonlar Budist, hiç olmadı putist.. Pederlerin çalışmaları sonucu bir Hıristiyanlık ışığı görülünce ortamlarda, yönetim sert tedbirler almaya başlıyor; öldürüyor milleti. Koyuyor İncil'i yere, bas bakiyim üstüne, basamazsa "Hıristiyan bu, yakın!". Orada durum böyleyken, yıllar sonra bir peder mektubu Avrupa'ya ulaşıyor. Bir tapınaktaki cevval iki genç din adamı, orada hayatta kalan Hıristiyan kardeşlerimize yardıma gitmeliyiz deyip düşüyorlar yola. Hayatta kalmak için o dönem dinden dönen Peder Ferreire, karşısında uzun yoldan gelen Rodrigues ve Garupe'yi görünce ne yapacak dersiniz?!

Tamam, aslında vurucu hikaye ama bir saati çöp yani hocam, ustam, efsanem Scorsesem, yapma.. Kadrodaki isimler, Liam Neeson, Andrew Garfield ve Adam Driver şeklinde. Gerisi Japon.. Oyuncu seçimi hakkındaki konuşmasına tekrar bakarsak, çok da içine sinerek seçtiğini söyleyemeyiz zaten. Ama her yönetmenin bir oyuncusu vardır derler ya, bunun ki de malumunuz üzre DiCaprio, gerisi fasa fiso sanki.

Ben bu filmi sevmedim arkadaş.. Oscar'da En İyi Görüntü Yönetimi Adayı idi, doğru adaylıkmış ona lafım yok..

090417
Oku..

After Porn Ends (2012)


Uyuşturucu kadar illegal değil
Alkol kadar legal değil
Keyif verici zararlılar sınıfında
Yakın ama kumar değil

Bilin bakalım bu nedir? Bilmece bildirmece, *m üstünde g*t s*kmece. Dün gece Memo Tembelçizer Cihangir Komedi Kulübü'nde Aşık Memo şiirleri okudu, bayadır bu kadar gülmemiştim, çok iyiydi. *m s*k deyince Aşık Memo efsanedir, bilen bilir, lafı geldi diye yazdım. Bilmecemin cevabını da bu arada düşünmüşsünüzdür herhalde. Cevap tabii ki, porno.


Son zamanlarda artmakla beraber, porno endüstrisi temalı pek çok belgesel filme denk geliyorum. Dün de After Porn Ends 2 (2017) diye bir film gördüm, birincisi de vardır muhtemelen, deyip aradım buldum. Porno işini karalamaktan ziyade, pornoculara sonrasında ne oluyorun peşine düşmüş Bryce Wagoner. Yani mesaj kaygısı gütmeden yapılmış bi iş.

Daha çok 90'larda ve öncesinde popüler olan porno emekçileriyle görüşülüyor. Asia Carrera mesela, zamanında efsaneymiş, şu an babalarını kaybetmiş dört çocuğuyla ilgilenmeye çalışıyor. Alkol bağımlılığı da uğraşması gereken başka bir problem. Crissy Moran, Amber Lynn ve Randy West de görüşülen eski pornocular. Bu işe girerken evli olanlar, aktif çalışma sürecindeyken evlenenler, bu işleri bırakıp evlenenler; hepsi var. Raylene var mesela, bırakıyor porno sektörünü, biriyle tanışıyor, evleniyor. Sonra maddi sıkıntılar oluyor, geri dönüyor, şu an hala piyasada mesela. Anne rolleri oynuyor artık. Şu cümlesi de dikkatimi çekti: "Porno filmde oyunculuğumu ciddiye aldım demek çok klişe bir söz. Ama aldım. Ve en sevdiğim bölümü buydu. Ve bazen de seks."


Hepsinin bir başlama hikayesi var. Hepsinin çok sayıda hayranları var. Hatta sapıkları var. Yine Raylene'di galiba, "Temiz kalmak istiyorsanız güvenli bir iş kolu değil." diyordu, partilerdeki uyuşturucu ve alkol selinden bahsederek. Yine ilginç bulduğum bir detay da, porno işini bırakıp çocuklarına odaklanan Asia Carrera'nın, hala açık tuttuğu internet sitesinde takipçilerine bir not bırakması. İşte, artık bu işi yapmıyorum, paraya ihtiyacım var temalı bir mesaj. Ve ciddi miktarda bağışlar geliyormuş, çocukların okul masrafı falan öyle çıkmış.

Dünya gerçekten çok ilginç bir yer. Herkesin bambaşka hikayesi var. Bu arada sektöre başlama hikayeleri konusunda Hot Girls Wanted (2015)'ı da öneririm, başarılı filmdi, vurucu hikayeler var orada da.

020417
Oku..

Live by Night (2016)


Bu seneki filmlere bakınca prodüksiyon tasarımı konusunda gayet tatmin edici olan bu filmin neden Oscar ve Golden Globe gibi büyük etkinliklerde adının geçmediğini merak etmekle başlıyorum. Nasıl oluyor, mesela Oscar'da bir filmin adaylığı, kim tarafından ve nasıl öneriliyor da akademi üyeleri kazananı belirlemek için oyluyor bu filmleri? Dün arkadaşlarlayken de muhabbeti açıldı, merak ettik ve ben bugün küçük bir araştırmayla cevabını buldum.

Klasik festival tipi başvuru toplanıyor, başvuran filmler bir seçici ekip tarafından izleniyor ve adayları böylece belirliyorlar diye düşündüm önce. En azından Oscar için bunun böyle olmadığını öğrendim. Sürekli artmakla beraber bu sene 5800 civarı bir üyeye sahip olan AMPAS'ta, yapımcılar, yönetmenler, yazarlar, oyuncular, müzisyenler, kostümcüler gibi sinema sanatı ve bilimi alanında çalışan kişiler yer almakta. "Senenin en iyi filmi için birer aday istiyoruz" dendiğinde, sadece yapımcılar o sene izledikleri ve beğendikleri bir film adı söylüyor. "Senenin en iyi animasyon filmi için bir aday istiyoruz" dendiğinde, sadece animasyoncular birer animasyon film adı söylüyor. (Böylece herkes uzmanı olduğu alanda kendinin veya dayı oğlunun filmini öne çıkarmaya çalışıyor. Her sene çok dikkat çeken birkaç isim dışında genelde aynı isimleri görüyor olmamız demek ki bu sebeple.) Yani bu 5800 üyenin içinde -atıyorum- 300 yapımcı varsa, o 300 yapımcı arasında en çok önerilen 9 film Oscar adayı oluyor. Ve üyeler de adayları herkesle beraber öğreniyor. Sonra da bütün üyelere her kategoriden bir favori belirlemeleri söyleniyor ve kazananlar belli oluyor. Bildiğin Survivor. "Kimi yazalım?", "Sen kimi yazcan?" falan dönüyodur yani. Kazanan isimleri de bir tek Beyoğlu 1. Noter'i falan biliyor.


Ben Affleck de pek tabii yıllardır sinema sektöründeki popüler isimlerden olduğu için kesin akademi adayıdır. Baktım da bulamadım aday listesini ama kesin adaydır ya. Çevresi de var aslında ama bu film için demek ki iyi kulis yapamamış. Sadece Critics Choise Awards'ta adaylığı var prodüksiyon tasarımı dalında; yetmez.
Neredeyse yazdığı her kitap film yapılan, sinema sosyetesinde epey popüler olan edebiyatçı Dennis Lehane'in aynı isimli romanından uyarladığı senaryoyu, yöneten ve yapımcılığını da yapan Affleck başrolü de kendi oynuyor. (Aga sen hiç işi bilmiyon, sadece senin oyunla yürümez bak.) Güzel kadro kurmuş ama Allah'ı var: Zoe Saldana, Sienna Miller, Elle Fanning ve birkaç iyi adam.


Küçük çetesiyle banka soyan Joe, çılgın sevgilisi Emma'yı bölgenin mafya babasının yanına köstebek olarak yerleştirir ve işler böyle yürür. Daha büyük bir mafya babası, Joe'nun namını duyar ve iş teklif eder; Joe, mafyayla işi olmayacağını söyler. Son işim dediği bir soygunda işler karışır, hapse girer ve Emma ölür. Hapisten çıktığında o daha büyük mafya babasının teklifini kabul eder. Bir bölgesi olur, kaçak içki diye başlar, kumarhane, uyuşturucu diye büyüyecekken engeller çıkar. Graciela'ya aşık olur.

Ahım şahım bir hikayesi olmamakla beraber, 20'ler Amerikasında koldan vitesli arabaların kovalamacasını izlemek keyifliydi. E kızlar güzeldi falan. Yani tavsiye etmem kesin izleyin diye ama prodüksiyon tasarımı konusundaki emeklerini ve başarılarını da görmezden gelemiycem. Puanım 5/10.

260317
Oku..

Love (2016-18)


Dizinin varlığından daha geçen hafta haberim oldu. Netflix işi. İkinci sezonu geçen ay yayınlanmış toplam 22 bölümü olan diziyi birkaç günde bitirdim. Ortalama yarım saatlik bölümler ve gayet sevimliler. Bu tarz dizileri -ki postere bile biraz bakınca belli oluyo tarzı- görünce izlemek istiyorum ama genelde yedinci sekizinci sezon gibi astronomik vakitlerle belirdikleri için uzak duruyorum. Bunun ikinci sezonu olması "İzlenir len aslında" dedirtti. Sonra baktım bir de Judd Apatow himayesinde, yani güvenilir kaynak, tamam dedim.

Yaratıcılığını Judd Apatow, Lesley Arfin ve Paul Rust'ın yaptığı dizinin başrolleri Paul Rust, Gillian Jacobs ve Claudia O'Doherty. Gayet tahmin edilebilir bi şey gibi, Paul bir takım fikirlerle Judd'a gelmiş, demiş ki "Tatlı bi fikir var ama ben oynarsam." Bakmışlar kocaman burnu var, komik tip, olur demişler. Şaka şaka. Belki de değil bilmiyoruz. Paul komik tip, Gillian Jacobs tatlı kız; ikisi başrolü oynuyor, Gus ve Mickey. Claudia O'Doherty de Mickey'nin ev arkadaşı Bertie'yi oynuyor, o da tatlı kız ama Gillian tam bir mimik tatlısı.


Bir benzinlik marketinde tanışan Gus ve Mickey, ilişkilerinden yeni çıkmış, hafif bitik tipler. Ama Mickey daha bitik, alkol, uyuşturucu ve seks bağımlısı çünkü. Pardon aşk ve seks bağımlısı. Sürekli böyle toplantılara gidip hani "Ben Mickey, alkoliğim!" diyen bir kız. (Bizde var mı acaba terapi grubu sistemi?!) Bir radyoda çalışıyor. Gus ise bir tv dizisi setinde çocuk oyuncunun özel öğretmeni olarak görevli. Kız çok şımarık, çok para kazanan ünlü bir ergen. (Apatow'un kızı Iris oynuyor Arya'yı, çok tatlı kız. Babasının filmlerinde izliyoruz arada..) Dandik bir cadı dizisi setindeler. Gus hobi olarak senaryo falan yazıyor, sürekli sette laf oraya gelsin istiyor. Bi de arkadaşlarıyla müzik yaptıkları bi eğlence grubu var. Gus değişik bi tip, ezik gibi. Mickey ise değişik bi tip, deli gibi. Aslında ne o ezik ne öbürü deli ama ikisi de sorunları olan tipler. Hangimiz değiliz?!

Dizide en sık kullanılan kelime; yargılamak. İşte biri bi şey yapıyo, diğeri bi şey söylüyor, hemen dont cac mi. Ulan arkadaştık hani. "Dostum böyle yapmamalısın, bunu niye yaptın ki zaten?" diyen arkadaşına, "Beni yargılıyosun gibi hissediyorum" deyiveriyo insan. Eskiden ne güzel "Haklısın adamım" veya "Doğrusunun bu olduğunu düşünüyorum" falan denirdi. Şimdi hemen dont cac mi. Arkadaş dediğin bir şeyler söyleyebilmeli ama kimse öyle arkadaş istemiyo artık. Geçenlerde benim de başıma geldi yani bu 'beni yargılama' lafını eskiden bu kadar duymuyorduk. Gerçek hayatta da filmlerde de.


Dizide en sık kullanılan ikinci kelime de; Uber. Bu bir nevi yeni nesil taksicilik. Uygulaması var, tabii ki. Araç lazım olduğunda istiyorsun, en yakınındaki Uber kullanıcısına haber gidiyor, müsaitse gelip seni alıyor, istediğin yere götürüyor. Mesela işten çıktın, eve gideceksin, tam o sırada yakınında biri araç istiyor. Onu da alıp götürüyorsun nereye diyorsa. Bildiğin korsan taksicilik ama uygulama yasal, vergisini ödüyor. Bu sebeple taksiciler çok karşı bu uygulamaya. Bizde zaten daha yayılmadı. Yayılamaz da çünkü çok fazla taksi var. Amerika'da taksi bulmak çok zor ve pahalı olduğu için herhalde kolayca yayıldı ve en son şoförsüz araçlar falan kullanmaya başlayacaklardı, n'oldu acaba?! Dizide kolayca Uber çağrılıyor, zınk diye geliyor. Güzel reklam almışlar.

240317


Öncelikle şunu söylemek isterim, bizde de Uber yayıldı. Hatta taksiciler bunları dövmeye bile kalktı, ne olaylar.. Ama bizde sanki sadece 'şoförlü özel araç' gibi kullanılıyor, hep siyah lüks minibüs tarzı araçlar gözüküyor Uber diye.. Neyse..

Güzel dizimizin üçüncü ve final sezonu geldi! İlk iki sezonuyla zaten sevdiğim bir dizi olmuştu; üçüncü sezonu da iyice samimi ve 'kendimden izler' bularak izledim, çok beğendim.. 20-30 dakikalık eğlenceli 12 bölüm daha yani.. Tamam belki bi iki bölüm tırışka olmuş ama genel olarak yine başarılı. Ve bitti, hepi topu 34 bölüm tamamı.. Bu 34'ün 30'u çok iyidir mesela, öyle söyliyim..

Tanışmalarının üzerinden aylar geçiyor ve bireysel değişimlerinin ilişkilerini olumsuz etkilemesinden çekiniyorlar. Derinlere indikçe arızaları netleşen çiftimiz, sorunlarıyla bir güzel yüzleşip aslında çok da dert etmemeleri gerektiğini anlıyorlar. Ben çok tatlı buluyorum bu psikopatları. Her insan kadar kaçıklar.. tamam belki biraz fazlası ama bu onları tatlı yapıyor zaten. Bu sezonda, alkolü bırakan Mickey'nin kararlı mücadelesiyle, iş hayatındaki başarılarını; çeşitli gazlarla kariyeri için yapıcı adımlar atmaya başlayan Gus'ın da öfke nöbetlerini izliyoruz. Ayrıca Arya her geçen sezon biraz daha büyüyor ve hala pislik bir tip.

Sezon sonunda da tatlı bir sürprizle komple final yapıyorlar. Sizi unutmıycam gençler.. Hep tavsiye listemdesiniz!..

22 nisan 2018
Oku..

Jackie (2016)


Hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığım bir First Lady idi Jacqueline Kennedy, Jackie. Sanatseverliği ve şık vizyonuyla Beyaz Saray'ı zamanında baya masrafa soktuğunu öğrendim filmde ama neyse ki şimdi Trump maaş almıyor da hazine rahat nefes alıyor. Zenginin malı züğürtün çenesi... Amerikalı başkan eşleri içinde tek sempati duyduğum da Michelle Obama olmuştur bu arada. Gerçi şu an o koltukta iyi ki Melanie Trump oturuyor da Amerika daha modern bir yer gibi duruyor. Elalemin karısı kızı...

Jackie, kocası JFK'nin cenaze töreni için özenli davranmaya çalışırken, istihbarat tören yapılmaması gerektiği konusunda uyarıyordu yönetimi. Suikasti gerçekleştirildiği iddia edilen Oswald mahkemeye çıkamadan öldürülünce, konu da daha fazla deşilemedi. Bu sebeple korku devam ediyordu. Jackie ise kocasının hatırasına saygı duyulması konusunda diretiyordu. Zaten onun için çok zor olan bu durum iyice zorlaşıyordu.


Ama sanki biraz kendi için yapıyordu bunları Jackie. Seviyordu başkan karısı olmayı, Beyaz Saray'da yaşamayı. O şatafat son anına kadar devam etmeliydi, uzatabildiği kadar uzatmak istiyordu işi. Gazetelerde yazmayan, televizyonlara çıkmayan bir Jacqueline Kennedy tanıyoruz burada. Kocasının ölümünden bir süre sonra bir gazeteciye verdiği röportaj esnasında tanıyoruz onu. "Her şeyi yazamazsın" diye baştan uyarıyor. "Sigara içtiğimi bilmemeli mesela kimse".

Bu bir hayatın kamera arkası. Çok güzel, heyecan verici detaylar olmakla beraber genel olarak fazla yavaş işlenmiş bir film. Son üç filmiyle Amerika'da popüler olan Şilili yönetmen Pablo Larrain'e emanet edilen hikaye, aslında çok güzel olabilecekken karakterin iç hesaplaşmasında boğulmuş. Tamam zaten kocasının ölümünden sonraki hayatı böyledir ama sanki biraz daha renkli taraflar da görseydik de iyice sevseydik Jackie'yi. Galiba Jackie'ye tam ısınamamış olmamız hikayeye mesafeli durmamızın birinci sebebi. Jackie'yi sadece bir televizyon programına Beyaz Saray turu attırırken gördük. Bence biraz daha tanımalıydık.


En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Kostüm ve En İyi Müzik dallarında Oscar adayı film hiçbir şey alamadı. Ben Natalie'den umutluydum, bence Emma da Natalie'den umutluydu. Başrolde Natalie Portman'ı, Kennedy'nin kardeşi ve yardımcısı Bobby rolünde Peter Sarsgaard'ı, Jackie'nin yardımcısı rolünde Greta Gerwig'i ve röportajı yapan gazeteci rolünde de Billy Crudup'ı izliyoruz. Filmin birinci yapımcısı ise Darren Aronofsky, Natalie'nin kocası, efsane yönetmen. Geçen seneye kadar sadece kendi filmlerine para yatıran bir sinemacı olarak bildiğimiz abimiz, yapımcılık işini sevmiş gibi duruyor.

Filmdeki en ilginç detayın ise, JFK'nin vurulduktan sonra arabada yanında oturan karısının kucağına yığılması; Jackie'nin arabanın üstünden kafatası ve beyin parçalarını toplamaya çalışması. Galiba bu hiç anlatılmayan bir detaydı, ben hiç denk gelmemiştim bu bilgiye. Bir de Dallas dönüşü hemen uçakta yeni başkanın göreve getirilmesi falan.. Zaten dramatik bir karakter olan Jackie için hayat çok zor-muş.

Posterdeki 'Jackie' fontu da hanımefendinin imzasından uyarlanmış. Bu bilgiye de her yerden ulaşamazsınız. Bu da yazının şık detayı olsun.

220317
Oku..