Third Person (2013)


Yazan-yöneten Paul Haggis'i tanıyalım önce.. Crash (2004)'le iki Oscar kazanan Kanadalının, senaryosunu yazdığı Million Dollar Baby (2004) de epey meşhurdur. Tamam, yeterince tanıdık..

Hemingway diyor ki: "Bir hikaye gerçekse kötü olma ihtimali yoktur." E, bunu düşünen bi tek Ernest değildir bence.. Ki bu yüzden de çok fazla yazar hikayesi okuyoruz, izliyoruz falan.. Çünkü diyelim ben bir yazarım, ve gerçek bir hikaye yazmam lazım, en iyi bildiğim gerçek hikaye ne? Kendim!..

Tabii ki tamamen olmaz ama çoğunu insan kendinden, kendi çevresinden yazar.. Şimdi kim demiş hatırlamıyorum ama şöyle de bir söz var: "Her resim biraz otoportredir, her yazı biraz otobiyografi.." Bu tarzın en güzel örneklerini Woody Allen sinemasında görürüz; ana karakter ya yazardır, ya komedyen, ya yönetmen; çoğu psikiyatra gider, çoğu Yahudi.. Dönem dönem çok eleştirildi, hep kendini oynuyor diye.. Ya n'olcaktı, iyi iş olsun isteyen kendinden bi şeyler vermeli zaten..


Third Person (2013), ilk kitabıyla Pulitzer kazanan bi yazarın, ikinci, üçüncü, dördüncü kitabıyla daha kötüye gitmesi konu edilmiş. Yayıncısı diyor kötüye gittiğini de.. Son kitabı için aldığı kötü eleştiriler, kitabının gidişatını değiştirmesine sebep oluyor. Başta yazdığı hikayenin de gerçek olduğunu öğreniyoruz, devamında yazdığı ve zaten gerçek bir hikaye olan kısım hayale dönüyor. Farkındayım, burası biraz karışık. Bak şimdi..


Adam, zamanında başına gelen bir olayın acısını temele bir oturtmuş. Bu gerçek. Sonra biraz kurguyla etrafını doldurmuş, süslemiş. Hikayenin bu hali yayıncıdan eksi alıyor. Tamam diyor yazar. Gerçek bir hikayeyle devam ediyor. Sevgilisinin acısını koyuyor temele, çok süslemiyor. Salt acı olunca sert oluyor, dikkat çekiyor.. Kitap basılıyor, sevgilisi adamı terk ediyor; hayal oluyor. İtalya sokaklarında kurgu gerçek bir arada gidiyor..


İtalya'da bi otel odasına kapanıp, kafa gidik, bazen sevişip bazen yazı yazmak..
Yazarlık, insana acılarından para kazandırma şansı sunuyor. Biraz canınız yanıyor ama güzel oluyor. Yaranız varsa ve kaşımaktan çekinmiyorsanız, hatta işi ilerletip bu durumdan haz alıyorsanız iyi bir yazar olabilirsiniz. Ben de bazen yazıyorum, çevremde de yazan insanlar var. Bu tarz gözlemler yapabilme şansım oluyor.


Ve filmin kadrosunda yıldızlar: Liam Neeson, Olivia Wilde, Mila Kunis, James Franco, Adrien Brody.. Henüz yıldızlarla beraber adı anılmasa da yakın zamanda o seviyeye gelecek bir Loan Chabanol var, ki geçen küçük bir rolle de Fading Gigolo (2013)'da izledik kendisini..

Tavsiye meraklılarına çok isterlerse tavsiye ederim. Ben sevdim.. imdb.com puanı: 6,5..

30 Eylül 14
Oku..

21. Altın Koza Ödülleri


En İyi Film: Toz Ruhu (2014)

En İyi Yönetmen: Nisan Dağ, Esra Saydam -  Deniz Seviyesi (2014)

En İyi Senaryo: Derviş Zaim -  Balık (2014)

En İyi Kadın Oyuncu:
Damla Sönmez - Deniz Seviyesi (2014) / Deniz Özdoğan - İçimdeki Balık (2014)

En İyi Erkek Oyuncu:
Tansu Biçer - Toz Ruhu (2014) / Ahmet Rıfat Şungar - Deniz Seviyesi (2014)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Esra Bezen Bilgin - Silsile (2014)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Serkan Keskin - Silsile (2014)

En İyi Sanat Yönetmeni: Osman Özcan - Toz Ruhu (2014)

En İyi Görüntü Yönetmeni: John Wakayama Carey - Deniz Seviyesi (2014)

En İyi Kurgu: Özcan Vardar - Deniz Seviyesi (2014)

En İyi Müzik: Kyle Woodworth - Deniz Seviyesi (2014)

SİYAD En İyi Film: Yağmur - Kıyamet Çiçeği (2014)

Film-Yön En İyi Yönetmen: Murat Düzgünoğlu - Neden Tarkovski Olamıyorum (2014)

Adana İzleyici Jürisi: Yağmur - Kıyamet Çiçeği (2014)

Oku..

Hustle & Flow (2005)


"Pezevenklik zor zanaat.." diye şarkı yapan bi adam esas oğlanımız Djay... Nereden biliyor; ekmeğini, himayesindeki kadınların 'iş tutmasından' kazanıyor. Eskiden beri hevesli olduğu müziğe-ritme tekrar bağlanıyor. Sevdiğim işi yapmak istiyorum kafasında, bıkmış kızları millete övmekten. Bi de torbacılık yapıyor, sağlam mal var, şşş.


Derken eski bi arkadaşıyla karşılaşıyor, okuldayken müzik yaparlarmış beraber. Eleman tutmuş bi ucundan ucuz kayıtlar falan yapıyor. Sonra bunlar gaza gelip Djay'e kayıt yapmaya kasıyorlar. Ufak bi stüdyo kurup çalışıyorlar. Bi yandan da, zamanında aynı mahallede büyüdükleri ünlü bi repçi var, o geldiğinde bağlantı falan yapar, yürürüz diyolar.

Kolay değil ama, güzel bi mikrofon için bile dünyanın parası isteniyor. Elinin altında Nola olmasa çok zor işler bunlar.


Sonra o repçi geldiğinde pek iç açıcı şeyler olmuyor tabii..

Yazan yöneten Craig Brewer, Black Snake Moan (2006)'ı da yapan adam. Zaten oradan gaza gelip, bu filmi de izleyesim geldi. Filmin başrolü Terrence Howard da seçimde etkiliydi ama öncelik yönetmeneydi. Terrence Howard'ı da artık bilirsiniz, Iron Man (2008) ve August Rush (2007)'taki rolleriyle aşırı sevilen adam. Bu filmle de Oscar'a aday olmuş bi oyuncu.


En iyi orijinal şarkı Oscar'ını alan filmin kadrosunda, Anthony Anderson, Taryn Manning, Taraji Henson, Dj Qualls ve Ludacris yer alıyor. Film boyunca Taryn Manning'ten etkilenmekten başka çareniz yok zaten.. Kara yılan filminde Cristina Ricci, bu filmde Taryn Manning.. Tarzını sevdim yönetmenin.. İzlemediğim iki tane uzun metrajı kaldı, hemen çözülecek..

15.09.2014
Oku..

Dead Poets Society (1989)


Adamlar benle yaşıt film yapmış.
Ne zamandır blog yazmadığımı fark ettim, iki hafta falan. Uzun süre yani.. Abi çok yoğun çalışıyorum, iki üç iş birden.. Neredeyse film izleyecek zamanım yok, neredeyse ama.. Yoksa, tabii izliyorum yine.. En son izlediğimi yazayım dedim.. Robin Williams'ın intiharıyla beraber izlemediğim bu filme öncelik vermek istemiştim.. Bir nevi anma, sayıgı..

Allah rahmet eylesin, 'enişte' gibi adamdı.. En sevdiğim rolü de -izlediklerim arasında- August Rush (2007)'taki Wizard tipi.. Herkesin aynı sempatiyle baktığı sevimli biriydi.. Dead Poets Society (1989) ile ikinci Oscar adaylığını almıştı.. Toplamda dört kez aday olup son adaylığında ödülü kapmıştı.. Good Will Hunting (1997).. Gus Van Sant'ın filmi.. Film, en iyi oyuncunun yanı sıra en iyi senaryo Oscar'ını da almıştı.. Matt Damon ve Ben Affleck'in beraber yazdığı bi senaryoydu..


Dead Poets Society, yazarı Tom Schulman, yönetmeni Peter Weir olan, gayet güzel bi okul filmi..

Disiplini ve başarılı öğrencileriyle ün yapmış bi lise.. Eski mezunlarından biri öğretmenliğe başlıyor.. Döneminin efsanelerinden.. Işıklı öğrenciler onu buluyor tabii.. Bi grup öğrenci, derste acayipliklerle anlattığı şeyi unutulmayacak hale getiren Mr. Keating'in, eskiden 'Ölü Ozanlar Derneği' diye illegal bi şiir kulübünün üyesi olduğunu öğreniyolar. Okulun efsanesiymiş o kulüp.. Ve çocuklar gaza gelip, yeniden hayata geçiriyolar kulübü, gizli gizli toplanıp, birbirlerine şiir okuyup, 'ufuk açma programı'na başlıyolar..

Biri aşık olduğu kızı, futbolcu sevgilisine rağmen tavlar, diğeri çok içerlediği anne-babasının davranışlarına göğüs germeyi öğrenir, biri oyuncu olmaya karar verir.. Ama tabii her şeyin bir bedeli vardır. Disiplinli kafalarda bu tarz hareketler sıkıntı yaratır.. Herkes Mr. Keating'in suçu olduğunu düşünür..


Güzel oyunculuklar, güzel hikaye.. Ama o kadar işte, Oscar'a koşar ama alamaz bir hali var zaten.. Gel gör; dört dalda adaylığı varmış ve en iyi senaryoyu almış.. Hemen baktım 1990 Oscar listesine, senaryoda tek rakibi Woody Allen'mış, Crime and Misdemeanors (1989)'la o da.. En iyi erkek oyuncuya baktım, durdum bi, My Left Foot (1989)'la Daniel Day-Lewis.. Robin Williams da çok başarılı ama rakibi üst düzey..

yazılısinema: 7 / imdb: 8.0 / rotten tomatoes: %85

31.08.14
Oku..

L'ecume des Jours (2013)


Mezarlarınıza Tüküreceğim'le tanınan Fransız yazar Boris Vian'ın romanı Günlerin Köpüğü, bundan önce iki kere sinemaya, bir kere de operaya uyarlanmış. İki günde yazıldığı rivayet edilen roman gerçekdışı ilişkileri, gerçeküstü bir ortamda işliyor.

Hikayenin bi uyuşturucu madde etkisinde yazıldığını tahmin etmek zor değil yani bence baya 2 saatte falan kurgulanmış bir hikaye. Çünkü kafa açıldıktan sonra mantıklı bir adam yazdıklarını okuyup yırtar atar yani.. Tamam, abartıyorum tabii ama halüsinasyon bir hikayeden yürümek de nedir be abi. Hani eğlenceli bir şey anlatsa yine dersin ki 'güldük, eğlendik', yok, amaçsız bi olmayan dert soktu içime geçen sabah.. Bi de sabah izledim ha..


Filmin senaryosunu Luc Bossi ile beraber hazırlayan yönetmen Michael Gondri, Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) ve Be Kind Rewind (2008) ile bilinir. Kadroda ise Romain Duris, Audrey Tautou, Gad Elmaleh, Omar Sy, Aissa Maiga ve Charlotte Le Bon yer almakta. Audrey Tautou gibi bi isim olmasa normal şartlarda bu filmden hayatta haberim olmazdı. Yani normalde, takip ettiğim oyuncu-yönetmen falan olursa izliyorum ben filmi. Ama bu nasıl oldu biliyo musun?, Dinle..


Bi fuarda görevliyken çok tatlı bi kızla tanışmıştım. Adını madını diyecek değilim şimdi, kendimce biraz yürüdüm de olacak gibi değildi ama facebookta falan ekli yani. Bakmıştım, böyle kendi kendine videolar falan yapıyor; sağı-solu, kendini-arkadaşlarını, denizi-kumu-güneşi falan çekip güzel bi müzikle falan tamam ediyo videoları. İşte, bi iki sene öncesi.. Videonun adı 'Günlerin Köpüğü'.. Kitabı duymuştum ama okumadım işte sonra filmi çekilmiş, bu güzellik bahsetti. Öyle izledim yani. Bi ara "Audrey'nin oynadığı bütün filmleri izleyecem" dediydim ama bi yerden sonra bırakmıştım, muhtemelen o saçı güzel, kendi güzel olmasaydı izlemeyecektim bu filmi.


Hikaye, yaşamı boyunca yetecek kadar parası olan, arkadaşı, hizmetçisi, evi mevi ile güzel bi hayatı olan Colin (Kola diyo Fransızlar), artık bi de sevgili ister, aşık olmak ister. Yalnız tabii ne ev normal bildiğimiz ev, ne insanlar normal insan. Neyse, bi partide Chloe ile tanışır. Tatlı kızdır; severler birbirlerini, artık her şey çok iyidir. En yakın arkadaşı Chick, evlenmek için paraya ihtiyaç duyar, Colin ayarlar. İlk bu noktada ciddi anlamda para konuşuluyo ve olaylar yokuş aşağı harekete başlıyo. Chloe hastalanıyo, depresyondan ölüyoz sonra biz izleyenler. Hastalığı da, ciğerinde, aldığı nefesten beslenen bi nilüfer var, o gittikçe büyüyo. Doktor yanlış tedavi uyguluyo, para suyunu çekiyo, insanların tavrı değişiyo falan.. Ve bu dram, gerçeküstü bi ortamda gerçekleşiyo..


Filmin başrolünde yer alan Romain Duris, film boyunca "Ulan kime benziyo bu ya" dediğim bi başka oyuncu oldu. Benzetirim böyle bazen.. Kafamın bi kenarında bu vardı hep, sonlara doğru çözdüm.
Bi dört sene falan önce beraber tiyatro eğitimi alıp oyun çalıştığım bi arkadaşım, Kamil Özkaynak. Şu sıralar 'Zamane TV' diye işleri var, isteyen tabii ki bakabilir. Ne zamandır görüşmediğimiz bu arkadaşımla da geçen günlerde Kabataş sahilde denk geldik. İlginç detay oldu bana. Filmdeki eleman da aynı o. Bak..


14.8.14
Oku..

The Dreamers (2003)


Fransız ikiz kardeşler Isabelle ve Theo, sinema hastasıdırlar ve Paris'te dünyaca ünlü bi sinema okulunda eğitim görmeye çalışırlar. Ama karışık dönem, üniversiteli gençler olarak sürekli polisle çatışma halindeler. Sanatçı tayfanın anarşisi ön planda. Amerikalı bi genç olan Matthew ile tanışırlar kaynaşırlar. Kardeşlerin anne-babası şehir dışına gider, Matthew da bir süre iki kardeşin kaldığı evde yaşamaya başlar. Çok sıkı arkadaş olurlar. Her geçen saniye birbirlerini daha yakından tanırlar. Isabelle ve Theo'nun küçüklükten beri olan ilginç yakınlığına hayret eden Matt, zamanla onlara ayak uydurur. Tabii ki inceden Isabelle'e yanıktır. Ve olaylar çelişir; cinsellik, duygusallık ve anarşinin içiçe geçtiği bi yüz dakika falan..


Yönetmen Bernardo Bertolucci, Gilbert Adair'in aynı isimli romanından kendisinin uyarladığı senaryoyu, çok güzel işlemiş, hani nasıl derler, muhteşem.. Ben filmi çok beğendim, izledikten sonra silmedim, tekrar izlenmek üzere arşivime ekledim. Matthew'u Michael Pitt, Isabelle'i Eva Green, Theo'yu da Louis Garrel oynamış.

Aşağıdaki karede, siyah uzun eldivenler giyip, çarşafa dolanıp, "Hangi tabloyum?" diye soruyo..


Eva Green.. Bu film, zamanında 23 yaşında olan oyuncunun ilk oyunculuk deneyimi.. Oynayıp da memesinin görünmediği filmini hatırlamıyorum ama bu filmle piyasaya fena girmiş hatun. Ha, şikayetçi miyim, tabii ki hayır. Muhteşem vücut, efsane oyunculuk zaten, bu kadın olmuş. En son 300: Rise of an Empire (2014)'da izledik, gemide çatır çatır sevişti Artemisia.

Aşağıdaki karede, şu üç aynada üçünün de tek tek gözüktüğü anlar oluyodu..


Filmi bana müzisyen arkadaşım Mert Bereket önermişti mesela, aslında önermedi, lafı geçti, "İşte, izledim ama, çok şey değil ya, ama bi izle istersen, fena değil aslında.." falan demişti.
Sinema, biraz da, seyircinin ne bulduğudur yani, bak ben çok beğendim.

Ruh hali önemli, ne beklentiyle izlediğin önemli, izlerken ne yediğin-içtiğin önemli. Bunlar hep dış etkiler, yönetmen buna ne yapsın. Yönetmen çocuğu koyar, çeker gider; biz artık ya elektrik alamaz sadece yalandan gülümseriz çocuğa, ya göz kırparız, ve yahut da alır kucağımıza burnunu ısıra ısıra severiz. Mert, çocukları çok sevmez esasen.. Hep uyuyo film izlerken..

yazılısinema puanı: 8
imdb puanı: 7,2

07.08.14
Oku..

Transporter BoxSet


Jason Statham, Guy Ritchie'nin Lock, Stock and Two Smoking Barrels (1998) ve Snatch. (2000) filmlerinde oynadıktan sonra meşhur olan ve sinemaya giriş yaptığı bu gül gibi filmlerden sonra, Hollywood piyasasının aksiyoncu adamı olarak tanınacağı film tekliflerinin hepsini kabul eden bir İngiliz.. Ben olsam ben de her filmde oynardım, sözüm ona değil. Sözüm, piyasaya aslında, neden sürekli aynı tip filmlerle gidiyosunuz canım böyle adamlara.. Allahtan arada Revolver (2005)'le falan eski dünyasına dönüyo..


Luc Besson ve Robert Mark Kamen yazıyor, The Transporter diye bi karakter. Besson, Leon (1994)'un yazarı yönetiri.. Taşaklı yani baya.. Bakınca, bu filmdeki karakter, Frank Martin'de de ince bi Leon'luk var. Aslında iyi adam, iyi eğitimli falan, ama geçimini kötü adamlık yaparak sağlıyo..

Frank, aslında tam kötü adam da değil, taşıyıcı.. Çok iyi bi şoför, arabası falan janti.. Çoğu kişinin cesaret edip taşıyamayacağı özel teslimatları alıp götüren, götürdüğü şeyin ne olduğuyla ilgilenmeyen, kime kimden gittiği konusundaki belirsizliğin sert koruyucusu. İsim yok, paketi açmak yok, varış yeri şu varış süresi şu, bu kadar. Kuralları bozunca başına kesin bi şey geliyo.. Zaten başına gelen şeylerin çoğu kuralları bozduğu zamanlara denk geliyo..


The Transporter (2002)'da, Frank aldığı paketin içinde canlı bi şey olduğunu anlıyor, uzun yol olduğu için bagajdaki pakete su vermek için açıyor (açma işte di mi), aşırı tatlı bi Asyalı hatun, devamında kız işemek istiyor.. Al başına belayı, sonra kız kaçar gibi yapıyor. Teslimatın yapıldığı yerde paketi açmadığını falan söylüyo ama patron inanmıyo, Frank giderken yolda buna suikast düzenleniyo, sonra da işte intikam falan derken Frank kendini, Asya'dan konteynırlar içinde kaçak getirilen insanları kurtarmaya çalışırken buluyo..


Yönetmenleri Louis Leterrier ve Çinli Cory Yuen, aşırı tatlı Asyalı hatun da Tayvanlı Qi Shu.. Serinin yan karakterlerinden biri olacak olan ve Frank'in yardımcısı gibi takılan müfettiş Tarconi'yi Fransız François Berleand, kötü adamımızı da Amerikan Matt Schulze oynuyor. Schulze, Fast & Furious'ların Vince'i. Shu Qi de, New York, I Love You (2009)'da Fatih Akın'ın yönettiği kısımda oynayan ressamın aşık olduğu kız.. Bu arada zamanında izlerken pek anlamamışım ama dün hepsini arka arkaya izleyince fark ettim, oyuncu yönetimi, müzik kullanımı, sahne devamlılığı falan derken, en kötüsü bu ilk film.. Sonra sonra toparlamış.. Arabalı kovalama sahneleri olsun, tekme tokat girişme sahneleri olsun..


İkinci film Transporter 2 (2005), aynı zamanda The Incredible Hulk (2008)'ın da yönetmeni olan Fransız Louis Leterrier'a ait, bu sefer tek çalışmış. Yazarı değişmeyen serinin bu filmindeki kötü adamımızı ise Alessandro Gassman oynuyor. Bi arkadaşı tatile çıktığı için onun yerine bi çocuğun okul servisini çeken Frank, çocuğun annesinin azgın tavırlarına karşı koymaya çalışıyor. Çocuğun babasının düşmanları, çocuğu kaçırarak fidye istiyo gibi yapıp aslında çocuğun nefesinin hastalık yaymasını sağlayacak zehri enjekte planları yapıyorlar. Frank yine kendini işin içinde buluyor, panzehir peşinden dağları deliyor. Ayrıca bu filmle, Audi sponsorluğuna geçiliyor..


Çocuğun annesini Amber Valetta, Gassman'ın oynadığı kötü adamın yardımcısı seksi suikastçi psikopat kızı da Kate Nauta oynuyor. Kate bu filmle meşhur olup, bundan sonra da ne kadar skimsonik film varsa oynayan bi kız, yazık lan böyle kariyerlere de, hala en iyi filminin ilk filmin olması, hiç bi şey geliştirememen falan..


İkinci filmin sonunda telefon geliyor, Frank yeni bi iş alıyor bile..
Tutan ilk filmden sonra gelen filmin, hemen üçüncünün müjdesini vermesi sorunsalı..


Transporter 3 (2008), serinin en dandik filmi olarak dolaşır dillerde ama bence değil, hepsi aynı aslında... Taken 2 (2012) efsanesinin yönetmeni Olivier Megaton yönetmiş serinin bu filmini, yazar kadrosunda herhangi bir değişiklik yokken bu filme kötü adam rolü için Prison Break'in T-Bag'i Robert Knepper uygun görülmüş. Frank, kendisine gelen bi işi, bu işi yapan başka bi arkadaşına yönlendirerek reddediyor. Sonra o eleman yapamıyor işi, diyolar ki sen tamamlamak zorundasın. Takıyolar koluna bombayı, arabadan uzaklaşırsan patlar. Bi kız var arabada, bagajda da iki çanta. Aksiyon başlasın. Meğer bu kız, bi bakanın kızı, bakan da bi şeyi imzalamazsa bu kızı havaya uçuracaklar.. Frank de ordan oraya taşıyo kızı, maksat kilometre yapmak, bi varış yeri yok aslında.
Kızı, Natalya Rudakova diye çok oyuncu olmayan güzel bi Rus oynuyor. Filmde de "Biz Ukraynalıyız, Rusları hiç sevmeyiz" falan diyo..


Sonra bi de, Transporter Special Delivery: Transports in the Real World [2009] diye adı uzun kendi kısa bi devam filmi yapılmış. Bulamadım ama hiç bi yerde.. İzleyemedim. Bulursanız link verin hayrına..

Nassı, Isparta plaka :).. 

Serinin üstünden iki üç sene geçmişken, Besson ve Kamen, dizisini yazdıklarını duyurdular. Ama bu dizide Frank'i Jason Statham yerine Chris Vance oynayacaktı ve tutmayacaktı. İşte 2012'nin sonlarında başlayıp 12 bölüm dayanan bi iş oldu. İzlemedim hiç ama tahmin edebiliyorum ya, Kobra Takibi benzeri bi şey var kafamda. Her bölüm başka maceraya koşarak falan.. Dizide, filmden devam eden Tarconi karakteri var, François Berleand..


Hani ben söyliyim, sonra "Aaa, dizisi mi varmış, hiç duymamıştım" demeyin..

Serinin 4. sinema filmi olacak The Transporter Refueled (2015) çekim aşamasında görünüyor. Frank Martin rolünde Game of Thrones'in Daario Naharis'i Ed Skrein var.. Filmin yönetmen koltuğunda ise Transporter 3 (2008) ve Taken 2 (2012)'de Olivier Megaton'un ekibinde yer alan Camille Delamarre oturuyor. Yönetmen koltuğu da öyle çok rahat falan olduğundan değil ha, söylemesi havalı diye öyle deniyo. Delamarre, Luc Besson'ın yazdığı Brick Mansions (2014)'ı da yönetmiş.

yedi-sekiz hasanpaşa 2014 güncelleme 30.09.14
Oku..