Jerry Maguire (1996)


Renee Zellweger bu felaketler senesi 2020'nin başında Oscar kazanınca anlamalıydım dünyanın bu hale geleceğini, ama ben sadece sinir olmuştum, Scarlett'in kazanmasını çok istiyordum. İnat ettim, izlemeyeceğim Oscar'ın yanlış evlere gitmesine sebep olan Judy (2019)'yi dedim; sonra düşündüm, ben farkında olmadan bu kadına hayat boyu bu ambargoyu uygulamışım zaten... 45 başlıklı filmografisinden -seslendirdiği animasyonlar hariç- sadece Cinderella Man (2005) ve Chicago (2002)'yu izlemişim, çok da sevdiğim filmler bu ikisi aslında. Ha bir de Netflix Orijinal dizisi olan What/If (2019- ) var, vasat dizi, ilk sezonu izledik ama ikinci gelirse devam etmem muhtemelen. Botokslu bir teyzeydi orada benim için, üstelik Türkçe dublajlı izlediğimizden bunu hiç saymıyorum. Lakin bu süreç biraz sakinleştirdi beni ve Renee Zellweger etiketiyle Netflix'e baktım, izlemesi kolay ne bulabilirim diye, Jerry Maguire (1996) olabilir dedim, ekledim listeme. Dün de izledim, hikayesi bu işte. Baş rolde Tom Cruise.


90'ların 90'lar olduğu zamanlar, sporcuların magazinel bi tarafları olduğu düşünülen zamanlar, belki de hiçbir zaman 90'lardaki kadar havalı olamayacak bir meslek, sporcu menajerliği. Hala varlar ve Ronaldo'sundan Messi'sine bu menajerlerin vizyonlarıyla bu kadar paralar kazanabiliyorlar belki de. Sizce Ronaldo'dan daha iyisi yok mudur, yoksa Ronaldo'dan daha iyisi keşfedilmemiş midir? Her zaman daha iyisi vardır ama yine sadece Ronaldo Korona'dan korunmak için ada alabilir!.. 90'larda en az Mehmet Ali Erbil kadar meşhur menajeri Sitello Pipis vardı; bu ismi duymadım diyemezsiniz.

Şuraya bağlayacağım, 90'larda bir sporcu menajeri hayal edin ve adı Jerry Maguire olsun, havaya bak, ismi bile karizmatik. Kameralar hep onu çekiyor, en çok kazananlar hep Jerry'nin sporcuları... Jerry de en güvenilir menajerlik ajansının bir parçası...

Bir gün bir topçusu sakatlanıyor ve hastaneye ziyarete gidiyor, "Hadi hemen iyileş de para kazanmaya devam edelim" diyor. Adamın küçük oğlu, bu para göz pisliğin babasını hiç umursamadığını fark ediyor ve sinirleniyor ve bir de hareket çekiyor. Jerry, küçücük bir çocuktan aldığı bu tepkiyle sarsılıyor ve birden değişmesi gerektiğini düşünüyor. Ve o gece, mesleğinde radikal bir değişiklik yapabilmenin hayaliyle çalıştığı ajanstaki diğer menajerler için bir manifesto yayınlıyor. Mesele para değil, az müşterimiz olsun ama temsil ettiğimiz insanlarla gerçekten ilgilenelim temalı bir yazı. Ertesi gün pişman olsa da iş işten geçiyor ve Jerry kovuluyor. Zirveden yuvarlanıveren Jerry bir anda ezik bir tipe dönüşüyor ve eski müşterilerini yalvar yakar ajanstan çalmaya çalışıyor. Son tahlilde elinde bir tane çaptan düşmüş bir Amerikan futbolcusu oluyor. Bir de işten kovulurken, ofisten onun müridi olarak ayrılan Dorothy var.


Dorothy ve öksüz küçük oğlu, Jerry'nin bu yeniden ayağa kalkma sürecinde en büyük destekçileri olmak için varlar. Ve hep olacaklar. Cameron Crowe'un yazıp-yönettiği bu tatlı film En İyi Film dahil 5 kategoride Oscar adayı gösterilmiş ve Cuba Gooding Jr.'e Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü kazandırmış. Bu arada Cameron Crowe, En İyi Senaryo Oscar'lı Almost Famous (2000)'un da yazar-yönetmeni, o film de listemde epeydir.. Sonuç olarak, Renee Zellweger'ı yine de sevmiyorum, gençliğinde bile botokslu gibi durmasına sebep elmacık kemikleriyle ve kısık gözleriyle ona hayatta başarılar diliyorum.

15 Mayıs 2020
Oku..

Eyes Wide Shut (1999)


Neyse Ne adlı YouTube kanalında Bazı Nefis Filmler video serisi yapılıyor, Melikşah Altuntaş hazırlayıp sunuyor ve benim izlediğim videonun adı "Ailecek İzlendiğinde Tatsızlık Çıkarabilecek Filmler". YouTube'ta -yaşlıların tarifiyle sörf yaparken- görüp merak ettim, bu sayede Melikşah Altuntaş diye bir sinemolog kardeşle tanıştım. Anne-babayla evde oturup "Aa bu film güzel diyolar hadi bunu izleyelim" diye açıp, ilerleyen dakikalarda "haydaa nereye düştük biz" diye rahatsız olunabilecek filmleri listelemiş. Aslında çok daha fazladır elbette de bu konsepte uyan en popüler 10 film seçmiş. Baktım tek başıma sekizini izlemişim zaten saydığı 10 filmin, büyük ölçüde tehlike bertaraf edilmiş. Ama listenin en sonuna sakladığı Eyes Wide Shut (1999)'ı görünce tekrar izlemek istedim, açtım yine. Üçüncü kez izlemiş oldum böylece.


Efsane sinemacı Stanley Kubrick'in muhteşem filmografisindeki son filmi, bu filmden sonra rahmetli oldu usta yönetmen. Avusturyalı yazar Arthur Schnitzler'in romanından uyarlanan filmin başrollerinde Tom Cruise ve Nicole Kidman yer alıyor. Film çekilirken on yıllık evli olan mükemmel çiftin filmden bir sene sonra trajik boşanmaları sinema dünyasına damga vuran gelişmelerden olmuştu. Tom Cruise'un pis pis huyları çıkmıştı ortaya, yok ayinler, yok çocuklarının plasentasını yemeler falan.. Aslında karısının plasentası o, aman neyse ne!.. Yedi mi yemedi mi onu da bilmiyorum, sadece duymuşum işte bir yerlerden. Film yeterince olay yaratmamış, üstüne Kubrick ölmemiş gibi bir de böyle şeyler çıkmıştı o dönem..


Filmde, yakışıklı doktor, güzel karısıyla mutlu bir hayat yaşamaktadır, küçük bir kızları da vardır. Her şey yolunda giderken bir gün karısı, eskiden başka bir adamla birlikte olmayı hayal ettiğini itiraf ediyor ve yakışıklı doktorun kafasına bir sürü soru işareti bırakıyor. Sonra evren türlü çeşitli yollarla cinsel sinyaller gönderip doktoru yoldan çıkarmaya çalışıyor. Yolda yürürken bir fahişe yanaşıp ilginç bir şey teklif ediyor, bir hastası çok saçma bir zamanda -sizi seviyorum doktor- öpücüğü veriyor, çok eski bir arkadaşı ona acayip bir partinin kapılarını açıyor.


Aile yapısını ve toplumda eşlerin cinselliğe yaklaşımını farklı açılardan gösteren hikaye, insanın kararlar verirken ne kadar kolay hatalar yapabileceğini gösteriyor. Bak bak, çözümleme bile yapıyorum. Usta işi bir gerilim filmi. Kubrick'in zirvesi zaten, hayattaki muhteşem finali. Yalnız ilginç olan, döneminde de, günümüze kadar da, günümüzde de hep konuşulan, dikkat çeken bir film olmasına rağmen herhangi bir ödüle layık görülmüşlüğü yok. Enteresan!

29.12.19
Oku..

Edge of Tomorrow (2014)


Yönetmen Doug Liman'ı, Bourne serisinin ilk filmi The Bourne Identity (2002), Mr. & Mrs. Smith (2005), Jumper (2008) ve Fair Game (2010) gibi işleriyle tanıyoruz. Esasen yapımcı olan Liman, ülkemizde Medcezir şeklinde uyarlanan The O.C. dizisinin ve Bourne serisinin yapımcılarından. Liman, Fair Game (2010)'de bir CIA hikayesini kitaptan uyarlamaları için senarist Jez ve John Butterworth kardeşlerle çalışmıştı.


Japon bilim-kurgu romancı Hiroshi Sakurazaka'nın, 2004'te yazdığı ve İngilizce'ye All You Need Is Kill adıyla çevrilen romanı, 2011'de Brad Pitt'le çalışılması için Warner Bros tarafından satın alınmıştı. Ancak Pitt'le anlaşılamamış ve proje askıya alınmıştı. Geçtiğimiz sene Tom Cruise'un ısrarıyla proje tekrar hayata geçirildi ve Liman, Butterworth kardeşleri tekrar aradı, ekibe bir de efsane The Usual Suspects (1995)'in senaristi Christopher McQuarrie dahil edildi. Roman güzelce bi senaryolaştı ve film çekildi.


Hikaye, mimik denen yaratıkların işgali altındaki Avrupa'yı anlatıyor. Amerikan ordusundan Binbaşı Cage, destek için Londra'ya gidiyor. Yakışıklı ve reklamcı Binbaşı aslında gerçek bir asker değil, sadece milleti gaza getiren bir model. Ama İngiliz General, desteğe gelen bu tipi 'sıs lan' dercesine tutuklatır ve er olarak savaşa salar. Tabii düşman yaratık olunca zırhlar, silahlar da ona göre şekillenir. Fransa'da havadan sahile inen her asker anasının hörekesine en acilinden postalanır. Askerlikten zerre nasibini almamış Cage de sahilde birkaç şanslı hamleyle ölümü sıyırdıktan sonra mimiklerin şahı Omega üstüne çullanır.

O sırada elindeki bombayı patlatan Cage de ölür. Dur bi saniye, asker olarak düştüğü karargahta açar gözünü. Ölmemiştir. Dün ne yaşadıysa aynısını bi daha yaşar.. Hasiktir, n'oluyo demeye kalmadan yine herkes aynı yerde ölür, tam n'oluyo derken ÇAT, kendi de vurulur. Yine aynı yerden uyanır. Hayır n'olduğunu anlasa ona göre davranacaktır. Üç olur beş olur dellenir. Bir tane süper asker vardır, ordunun göz bebeği bi sarışın, hop ona gider, der ki böyle böyle ben daha önce öldüm orda, gitmeyelim, dikkatli olalım. Kız ayıkır ve durumu anlatır.


Rita "Omega öldüren kişi bi şekilde öldükten sonra tekrar dirilme döngüsüne giriyor. Ama dikkat et, yaralanırsan sık kafana.. Hani sıkarlar tamam da ölmezsen tehlike. Eğer bir şekilde seni kurtarmak için kan nakli yaparlarsa normale dönersin, kendimden biliyorum" der. Taktiği alıp her seferinde bi bölüm daha ilerleyen Cage artık efsane bi asker olur, ee tecrübe her şeydir.

Böyle böyle savaş kazanılır mı dersiniz? E, peki aşk olur mu bu hikayede?


Standart bir Hollywood bilim-kurgu aksiyonudur. Tom Cruise ve Emily Blunt'ın başrollerini paylaştığı film 2 saate yakın sürüyor. imdb.com puanı 7,9 olan filme ben 6,5'tan 7 veriyorum. Filmi bitirdikten sonra Emily Blunt'ı nerde izlemiştim diye hafıza tazelemece yapıyorum, filmografisine bakınca hemen hatırlıyorum, Sunshine Cleaning (2008)'te Amy Adams'la beraber olay yerlerini temizleme işi yapan iki kardeşi oynuyorlardı, güzel filmdi. Yazanı, yöneteni, oynayanları komple kadın olan bi filmdi.

Çok orijinal değil ama fena da değil.. Hem tatlı tatlı mizah da yerleştirmişler filme..
Edge of Tomorrow (2014), 'haydi baştan' tarz filmlerin iyi örneklerinden olarak anılacaktır. Diğer birkaç örnek: 50 First Dates (2004), Groundhog Day (1993)..

02 Ağu 15 İsk
Oku..

Cocktail (1988)


Cem Yılmaz bir gösterisinde laf arasında diyordu "Hayat öyle Tom Cruise'un Kokteyl filmindeki gibi değilmiş, hep öyle sandık". Merak etmiştim, yazmıştım bir köşeye hemen.

The Bank Job (2008)'un yönetmeni Roger Donaldson'ın kariyerindeki önemli işlerden biri olan Cocktail (1988), zengin bir iş adamı olmak isteyen genç Brian'ın (Tom Cruise) takım elbisesini giyip Manhattan'ın yüksek binalarındaki pek çok ofise iş görüşmesine girerek önce üniversiteye gitmesi gerektiğini öğrenmesiyle başlar. Pazarlama ve reklam konusunda yeteneği olduğunu anlatsa da her gittiği yerde önce diploma sorarlar. Kararlı çocuk Brian üniversiteye gitmeye karar verir.


Okuyabilmek için de bir yandan geçici bir iş yapması gerekecektir. Bir barın kapısında eleman arandığı yazmaktadır, girer ve işini iyi yapan bir barmene dönüşür. Okul sistemine de ayak uyduramayıp milyoner olma yolunu başka yöne çevirir. Barmenliği öğrendiği patronu Doug'dan (Bryan Brown) ayrılır, Jordan (Elisabeth Shue) diye tatlı bir kıza aşık olur ama milyoner olma tutkusundan hiç vazgeçmez. Bakalım olabilecek mi? Ben keyifle izledim, tavsiye de ederim henüz izlemediyseniz.


85'te çekilen ilk Back to the Future filmi beğenilince 3-5 yıl sonra devam filmi yapılmak istenmiş. Zaten benim pek beğenmediğim Claudia Wells'in oynadığı Martin'in sevgilisi Jennifer rolü için bu sefer Cocktail (1988) filmiyle meşhur olan Elisabeth Shue'ya teklif edilmiş. O da seve seve kabul ederek filmografisine iki klasik 'devam filmi' eklemiş. Hatta devam eden kariyerinde bir de benim çok beğendiğim Leaving Las Vegas (1995) var. Nicolas Cage'in başrolünde olduğu filmde Shue da başarılı bir performans sergilemişti. Sonra da zaten aldı yürüdü.

17.02.2013
Oku..