Kar Korsanları (2015)


Başka Sinema'nın bülteninde gördüm filmi, "bunu bi izliyim" diye yazdım kenara, bi de Genç Pehlivanlar (2016) diye bi film vardı, şimdi bakıyorum bakıyorum yok sitelerinde.. Sivas (2014) filminin başarısının büyük bi kısmı, çocuk hikayesinin doğallıydı değil mi, geçenlerde mesela Kuzu (2014)'yu izledim, yine hikaye olarak inanılmaz başarılı, karakterler falan.. Yani normalde sinemacı milleti çocuk oyuncudan korkar, kaçar. Oyun veremezsin, verdiğini anlamaz, normal bi kafa değil ya ondaki, o an canı nasıl isterse öyle oynar. En kötü küser, istekliyse harikalar yaratır falan.. Bu sebeplerle çocuk hikayesi çok yazılmaz gibi hissederdim. Ama son zamanlarda çocuklu sinema filmleri çok güzel oluyor, çünkü hikayeleri çok gerçek oluyor.. O keşfedildi ve çok güzel uygulanıyor.. Tamam oyunculuklar bazen sıçıyor falan ama hikaye çoğu zaman telafi ediyor onu.. Bu yüzden Kar Korsanları (2015)'nı gördüğümde izlemek istedim, ben önceden filmler hakkında yazılar okumam sizler gibi; çünkü istediğim gibi, benim gibi yazanı bulamadım.. Çok şanslısınız..

Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nden bahsetmiştim. Şişhane Metro Durağı'nın cadde çıkışında hemen.. Her ay dört film geliyor, bir hafta boyunca oynuyor her biri. Bu hafta da Kar Korsanları (2015) varmış, ilginçtir; çünkü normalde çaptan düşen filmler gelir, bi önceki senenin, ondan önceki senenin filmleri falan.. Bu daha yeni film, Beyoğlu Sineması'nda on dört liraya oynayan film burada iki liraya izlenebiliyor. Bazen İngilizcesinin Türkçesinden iyi olduğunu düşündüğümüz arkadaşıma dedim, gittik bu filme, "vat dı fak" dedi. İki liraya film izlemek çok hoşuna gitti. Bi de beğendik filmi, iyice mutlu olduk.. Şu sinemaya gidin diye daha ne kadar yaziyim.. Hayır, kimse gelmiyo diye kapatacaklar canım sinemayı o olacak..


Faruk Hacıhafızoğlu'nun yazıp yönettiği film, ilk filmi. Faruk Bey, -mühendislik okurken- fotoğrafçılık, gazetecilik falan yapmaya başlamış ve sonra da öyle devam etmiş. Londra'ya yerleşmiş, fotoğraf eğitimleri almış zaman içinde. Sonra da film yapmaya karar vermiş, başta Londra'da geçen bi film yazmayı planlamış ama aşırı kar-fırtına bi gün annesinin aklına Kars günleri gelmiş. "Kömür sıkıntısı vardı, çoluk çocuk perişandık o dönem" diye anlatmış.. Demiş "tamam, film diye buna derler"..

80 darbesi işte, askeri yönetim var.. Kars cezalı şehirlerden, solcu faaliyetler dolayısıyla asker cezalandırıyor şehri, kömür yok.. Sadece resmi daireler için falan.. Halk da karın içinde kömür bulma derdinde. Ve kahramanlarımız üç küçük korsan.. Devlet dairelerinin yaktıkları kömürlerin, sobanın atığı, kalanı, -cüruf diyor uzmanımız- çöp diye dökülüyor bi kenara. Bu korsanlar da o cüruf içinden yanmamış veya az yanmış kömür topluyor ve evlerini ısıtıp ailelerinin kahramanı oluyorlar. Normalde almak yasak değil, çöp sonuçta ama onun da karaborsası oluyor.. Aksiyonlar yaşanıyor..

Kırsalda yaşıyorsan hayatın bundan ibaret di mi, soba yansın, yemek olsun tamam.. Bazen düşünüyor insan hangisi doğru acaba diye.. Biz n'apıyoruz abi, milyar tane dertle uğraşarak, kendimizi ne sanıyoruz da bu kadar şeyle uğraşıyoruz.. Bi dakka bunu sonra düşünücem, şimdi konu bu değil..


Başlarda bi "kötü film mi acaba" dedirtiyor, konuşmalar anlaşılmıyor oyuncular zaten kötü falan derken sonradan açılıyor film.. O dönemden hatıralar çıkmış ortaya, yok efendim yokuşta kömür taşıyan at arabası vardı, adam ata vurdukça vuruyordu, at daha fazla dayak yemesin diye kasanın kapağını açıp kömürü yola dökmüştük, atı dayaktan kurtarıp kaçmıştık.. Asıl Vedat Abisi var Serhat'ın, polis yakalamış işkence etmişti.. İbo diye bi çocuk vardı, kömür hakkında her şeyi o bilirdi, ilginç çocuktu.. Bi de karın içinde uzaklara bakıp "Kars'ta deniz olsa kesin korsan olurduk de mi lan?!" demiştik.. Gürbüz'ün aşık olduğu kıza yazdığı şiiri bulan polisi hatırladın mı, ibnenin çocuğu ne dalga geçmişti..

Hatıralar çıkmış ortaya ki, çok güzel hikaye olmuş.. Yönetmenin fotoğraf eğitimi aldığını öğrenince plan kompozisyon başarısı temellere oturdu zaten.. Tek problemi oyunculuk olan filmin başrol seçimleri epey kalabalık arasından yapılmış..


"Çocukların o bölgeden olması zorunluydu. Türkiye'de profesyonel çocuk oyuncu bulmak büyük bir sorun. Bulunsa bile İstanbul'dan Ankara'dan götürmek hem külfetli hem de bölge dışındaki çocuklar kış koşullarına alışkın değiller. Kolay olmadı. 2 bin çocuk arasından seçtik. Önceki taramada İbo karakterini bulamadık. İstanbul'a döndüm. Kısa bir depresyon geçirdim. Sonra tekrar Kars'a gittim. Yeni bir araştırma sonunda İbo'yu da bulduk. Önce büyük oyuncuların profesyonel olmasına karar vermiştik. Ancak daha sonra bunun castı bozacağını düşündük. O nedenle hepsi amatör oyunculardan seçildi." diyor yönetmen, BBC röportajında..

Filmin dünya çapında ilk gösterimi 65. Berlin Film Fest'te yapılmış, başrol çocuklar Berlin'e götürülmüş, ne mutlu olmuşlardır var ya.. Pek çok uluslararası festivalde ödül alan film, siyasi bi hesaplaşma falan diyerek gazlandı ama hiç ağır siyasi bi numarası yok, zaten olduğu gibi anlatınca en doğru, en gerçek siyaseti yapmış oluyor. Bu açıdan da çok çok takdir ettim, gazla yapılan hareketlerden uzak olmuş güzel olmuş.. Filme puanım 6..

270416
Oku..

Dans les Forets de Siberie [2016]


İlk dinlediğimi hatırlıyorum, rastgele bulmuş bir arkadaşım internette, (hadi isim de vereyim, Saygın) Spotify listesine eklemiş.. Dinletti, “Olum muhteşem değil mi ya” falan diyerek.. Hakikaten de muhteşemdi, o ilk dinlediğim ‘True Sorry’ şarkısını uzun süre tek başına dinledim, sonra aklıma geldi “Başka neyi var, kim bu adam” demek. Ve başladı böyle İbrahim Maalouf tutkusu. Caz yapmayı çok seviyor ama bazen sıkılıp ‘hard rak’a dönüveriyor. Biraz araştırınca öğrendim, beş albümü falan vardı o dönem, (şimdi yedi) Türkiye dahil baya büyük bir hayran kitlesine sahip Lübnan asıllı Fransız trompetçinin. İki sene önce Babylon’a gelmiş hatta falan. Bazı bazı soruyorum, “Böyle bi adam var, duydunuz mu, dinlediniz mi hiç”, “Ha, tabii canım, biliyorum, çok yetenekli herif” E, madem çok yetenekli ve biliyorsun, niye duymadım ben senden daha önce bu adamı. Ben öyle miyim?! Zırt pırt açıp bilene bilmeyene dinletiyorum, kimse mahrum kalmasın istiyorum bu müzikten. Reklam kasıyorum yani. Ve emeklerimin karşılığını alıyorum. Maalouf Türkiye’de çok daha büyük bir hayran kitlesine ulaşıyor -hep benim sayemde- ve bir önceki konserinin kat kat büyük hacminde, Volkswagen Arena’ya geliyor. Red & Black Light albüm turnesi kapsamında. Bileti dört beş ay önceden satışa çıktı, “Ulan bu kadar önceden bilet mi alınır” deyip, bir ay oyalanıp “Alınır tabii” diyerek aldık; dün gece gittik konsere Merviş’le..

Ben açık hava sanıyordum, kapalı salonmuş meğer, konser öncesi kalabalık bi millet kapıda içip -festival tadında- takılıyor. Biz önden girelim içeri dedik, dışardakinin üç katı zaten içerdeymiş şimdiden, bi de dışardakiler gelecek düşün. Ne kadar kalabalık olduğuna inanmakta zorlanıyor insan, çünkü Maalouf cazcı diye biliniyor esasen. Kabaca şöyle bi istatistik çıkarayım: 18-21 yaş yani ergen tayfa hiç az değildi; 21-27 çoğunluk; 27-35 epey var; 35 üstü de var, yok değil!.. Nedense çok fazla kısa boylu adam vardı. Çocuklarıyla gelen aileler vardı mesela. Konser öncesi ekranda ‘RED&  BLACK  LIGHT’ yazıyordu, iki karakter boşluklara dikkat!.. Y kuşağı çoğunluk dedim, kaçmaz böyle şeyler.. Sahne 21:00 yazıyordu, çok bekletmedi, sanırım bi yirmi dakka taktı takmadı, o kadar yani..


Sonra başladı döktürmeye, bi davul bi gitar bi klavyecisi vardı. Kendi ‘Nord’ çalarak başladı, ilginçtir; devamında aldı trompeti eline, “Hiç bırakmasın” dedim ya. Yani tamam enstruman zaten muhteşem de şu herif nasıl çalıyor, neler yazmış bi bak hele ya.. “Türklerin müziğim için en iyi seyirci kitlesi olduğuna samimiyetle inanıyorum, çünkü beni en iyi anlayanlar onlar.” demiş, çok iyi di mi. Aynı adam sahnede, “Bu albümü kadınlara adadığım söylendi, orda bi yanlışlık var, ben kendi ailemdeki kadınları kastettim millet genele sandı” falan dedi.. Müziği anladınız ama ithafta sıçtınız demeye getirdi. (Uzun uzun ailesinden, küçük kızından bahsetti. İngilizce konuştu, çoğu dediğini anlamadım.) Ama müzikten anladığımız için sürekli ritim verdi bize, “Nını nııı” ya da “Aaaaaaaaaa aaa aa” falan dedik şarkıyla beraber.. Benim heyecanla beklediğim kısım “Ya Ha La” diyeceğimiz kısımdı.. E, enstrumantal bi müzik olunca eşlik edecek bi şey vermek gerekiyor seyirciye, yoksa kendi aralarında konuşanlar oluyor. Şarkıların sessizlik anlarında çığlıklar falan oluyor, “İbo!” diye bağıran 18-21 aralığı vardı mesela.

Bazı şarkılarda eşlik eden dansçı kızları vardı, o dansçı kızlar çok amaçlıydı. Bazen üçlü olarak trompet çalıyolar, bazen dans ediyolardı, bi kısımda da 'tam tam' yaptılar patronla; harika idi. Bi bas bi klavye daha ve bi de gayda çıktı arada sahneye, toplamda on kişi oldular yani. On siyah tişörtlü adam. İki saate yakın süren muhteşem ışık şovlu gösteri -ki ben bu ‘ışık şovu’ ibaresini ilk gördüğümde kolpa havası almıştım ama hakikaten sondaki alkışı hakedecek derecede iyiydi- makul bi saatte bitti. Babylon’da yaptığı gibi yine bi kuple yerli müzik çaldı, trompetinden tanıdık ezgi duymak hoştu. Hem de ne çaldı bak: Erhan Sönmez Instagram


Peki gelelim, bu yazının başlığı niçin ‘Dans les Forets de Siberie’, yani Sibirya Ormanlarında. Konserin bi bölümünde bi film gösterildi, buzulda yalnız bir adamın hikayesi, Red & Black Light şarkısının klibi aynı zamanda. Yani bu şarkı için yapılmış bir kısa film o. Yönetmeni Safy Nebbou; oynayan Raphael Personnaz. Red & Black Light klibi olarak bulabilirsiniz internette. Film ekranda oynarken Maalouf’un canlı canlı çalmasıyla aynı tadı alamazsınız ama yine de izleyin tabii. Şimdi geliyor ilginç bilgi. Bu klip aynı zamanda bir fragman: Dans les Forets de Siberie (2016), Sylvain Tesson’un 2011’de yayımlanan romanından uyarlanan bir film olacak. Müziklerini İbrahim Maalouf yapacak. Eğer çevirilerde dağları devirmediysem edindiğim bilgiler bu şekil. Peki sırf pazarlama uğruna, bu şarkıya bu klip olmuş mudur? Eğri oturup doğru konuşacak olursak, pek olmamıştır. Klipteki yalnız adam, çok belli ki bi şeylerden kaçmıştır elinde trompetle, buzulun ortasında koşar, dans eder, yüz üstü kayar falan. Tek başına rahatlama seansıdır. Ancak sahnede uzun konuşmalarında belirtildiği üzere, bütün mesele ailedir, yalnız adam konsepti çok uymamıştır sanki.


Sahnede ikinci bir video daha gösterildi. “Times Meydanı’nda 144 kişiye sorduk,” diye, “Hayatta en önemli şey nedir?” Bu soruya en sık verilen cevap ‘aile’ oldu. Tipografide vizyon yoksunu bu videonun da amacı ‘aile çok önemlidir’ fikrini vermekti. O klipten hemen sonra bunun gelmesi manidar oldu. Ama muhteşem bi konserdi. Sürekli bilgisayarda dinlediğiniz şarkıları canlı canlı ve konser versiyonu olarak dinlemek, sololara alkış tutmak falan.. Yani seneye bi daha gelecek deseler, bi sene önceden alınır bileti, önceden alınca daha ucuz oluyo..

240416
Oku..

Mr. Ripley BoxSet


Mr. Ripley, Patricia Highsmith'in yazdığı beş romanının baş kahramanıdır. Seri bir roman değildir, birbirinden ayrı mevzular işlenir, hatta her romanda Mr. Ripley'nin kişiliği de değişir. Çünkü anlatılan hikayeler, Mr. Ripley'nin hayatının belli dönemlerini anlatmaktadır. Romanların tek ortak özelliği, sürekli Ripley'yi cinayet işlemeye iten olaylar gelişmesidir. (Okumuşum gibi yazdım di mi..) Sonrası polisiye gerilim.. Şimdi birazcık geriye gidelim sonra yavaş yavaş gelicez..

Patricia, ilk romanı Strangers on a Train'i yazdığının ertesi yılı, Hitchcock filmini yaptı bu romanın. E bi andan meşhur oldu tabii.. Sonra ikinci romanı olarak The Price of Salt'u yazdı, ki onu da Carol (2015) diye daha yeni film yaptılar hani.. Ve 1955 senesinde The Talented Mr. Ripley yayımlandı.. Sık sık Avrupa seyahati yapan yazar, eserlerinde Avrupa sokaklarını, Avrupa yaşayışını çok işledi.. Mr. Ripley'li bu ilk romanı da İtalya'ya gelen Amerikalı gençlerin hikayesiydi.. Fransız yönetmen Clement, Plein Soleil (1960)'i bu romandan uyarladı, Alain Delon başroldeydi..
Bu filmden bir sene sonra yazdığı romanı da önceki sene The Two Faces of January (2014) olarak aynı isimle film yapıldı.. Takip eden yıllarda pek çok farklı roman da yazan Highsmith, 1970'te Ripley Under Ground'u yayımlattı.. İlk kez on beş sene önce yazdığı karakterinin, yaklaşık on beş sene sonraki halini yazmıştı.. Bundan dört sene sonra da Ripley's Game'i yazdı.. 1980'de de The Boy Who Followed Ripley'yi yazdı.. Son Mr. Ripley romanı Ripley Under Water da 1991'de yayımlandı.. 95'te de öldü zaten.. Beş Ripley romanının üçü sinemaya uyarlandı.. Böyle de sinemaya bol katkılı bir edebiyatçıydı kendisi..


Şimdi Ripley filmlerine geçelim.. Plein Soleil (1960)'i dedim zaten, yine Avrupa'dan bir uyarlama geliyor, Der Americanische Freund (1977)'ta, Ripley's Game işleniyor.. Sonra Mr. Ripley filmlerinin en meşhuru, İngiliz yönetmen Anthony Minghella idaresindeki The Talented Mr. Ripley (1999); En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Uyarlama Senaryo, Sanat, Kostüm ve Müzik dallarında Oscar'a aday olmuş bir film. Başrolde Matt Damon; yardımcı rollerde, Jude Law, Gwyneth Paltrow, Philip Seymour Hoffman ve Cate Blanchett.. Kadroya bak hele..

Hikaye ise şöyle: Tom, çok iyi piyano çalarak başkasının yerine sahneye çıkar, parasını alır, sonra asıl işi garsonluğa döner.. Yetenekli çocuktur, insanları taklit etmek gibi basit yetenekler.. Sonra o verdiği konser sırasında tanıştığı zengin bi adam, İtalya'ya kaçıp gönül eğlendiren oğlunu bulup getirmesini ister, iyi para verecektir. Böylece İtalya'ya gelir ve Dickie ile tanışır. Sevgilisi Marge ve arkadaşı Freddie ile de. Baya samimi olurlar, çok zaman geçirirler. Ama an gelir anlaşamazlar, kapışırlarken Tom, Dickie'yi öldürür, kazayla. Sonra o durumdan kurtulmak için milyon yalan ve düzen kurar. Şüphelenip konuyu deşmeye çalışan herkesi öldürürken bulur kendini.. Baya incelikli bir psikolojik gerilim olan film, sonlara doğru polisiyeye döner..


Sonraki film Ripley's Game (2002), paraya ihtiyacı olan öğrenci Tom'la alakası olmayan, para babası sanat simsarı orta yaş üstü Tom'un hikayesini anlatır. Bir zamanlar Almanya'da beraber dümen çevirdiği sevimsiz arkadaşı Reeves'in, İtalya'da tekrar hayatına girmesiyle başlar hikaye.. Reeves der ki, "Bir adam öldürmemiz gerek, iyi para verecekler." Tom der ki, "Ben öldürmem, ama öldürecek birini tanıyorum." Yakın zamanda gıcık olduğu birine paslar işi. Adam lösemidir, yakında ölecektir ve paraya ihtiyacı vardır; en önemlisi de bi ara sanat zevkine laf etmiştir. Ama iş döner dolaşır Tom'u içine çeker ve yine cinayetler işlemeye başlar Tom.

Bu filmin kadrosu ise: John Malkovich, Ray Winstone, Dougray Scott, Lena Headey ve tatlılıktan ölecek İtalyan Chiara Caselli.. Filmin yönetmeni ise İtalyan Sineması'nın önemli yönetmenlerinden Liliana Cavani.. Bu film, ilk filmden daha eski duruyor diye düşündüm izlerken.. Galiba bunun sebebi ilk filmin dijital makineyle, bunun makaralı makineyle çekilmiş olması.. Şov yapılmış biraz, teknik olarak tam karar veremedim sevip sevmediğime ama Malkovich ustalık konuşturmuş, psikolojik gerilimse psikolojik gerilim.. Çok sevdiğim bir terim değil bu ama özellikle bu film için en uygun sınıflama bu..


Ve Mr. Ripley'nin sinemaya uyarlanan son macerası, Roger Spottiswoode yönetimindeki Ripley Under Ground (2005). En sevdiğim filmi bu diyebilirim galiba, çünkü en düz filmi bu.. Yani diğer filmlerde yaşadığım, filmin sonunda, 'meğer her şeyi Ripley planlamış' diyeceğim bi sahne beklemek ve bulamamak durumu bu filmde olur gibi oldu.. O şeyi görmeye kitlemişim kendimi, görmek istiyorum yani.. Serinin en önemli özelliği galiba bu, kontrol dışı gelişen şeyler var sürekli.. Bu son filmde, Ripley'yi Barry Pepper oynuyor; yardımcı oyuncular da: Alan Cumming, Claire Forlani, Ian Hart, aşırı güzel Jacinda Barrett ve Tom Wilkinson..

Ripley'nin ikinci romanından uyarlama bu, yani otuzlu yaşlarda Tom.. İngiltere'de bir Amerikalı.. Bir grup arkadaşlar, en meşhurları ressam Derwatt, tam da sergi zamanı, çok para kazanılacak bi zaman kaza geçirip ölüyor. Arkadaşları olarak Derwatt'ın cesedini saklayıp, resimleri Bernard'a yaptırıyorlar, parayı kırışıyorlar.. Ama bi sanatsever resimlerin sahte olduğunu anlıyor ve olayı çözmeye çalışıyor. Tabii ki onu ortadan kaldırmak da Tom'a kalıyor.. Yalnız bu macerada bi gizli yardımcısı oluyor, söylemem onu, sürpriz olsun, izleyen bilsin..

Filmleri sırasıyla şöyle puanladım, 6-5-7.. Ciddi ciddi son film en severek izlediğim film oldu, izlemesi kolay çünkü.. Filme henüz çekilmeyen Ripley Under Water'ı da romanken mi okusam.. Bari onu mu yapsam acaba..

200416
Oku..

Gay Turtle [2016]


#gayturtle etiketiyle bugün sosyal medyayı kuşatan bir Uluslararası Af Örgütü eylemi diyebiliriz.. UAÖ, dünya genelinde, insan hakları ihlallerine müdahale eden, hakkı yendiği düşünülen her bireyin / azınlığın / çoğunluğun arkasında olan bir örgüt, bir hareket, bir bi şey.. Bugün bir video paylaştılar, -ya da dün, bilemiyorum- teması şu: Toplumda gey bireye verilen tepki.. Vay arkadaş ne paylaşıldı, hayır bir iki kişide gördüm, çok ilgilenmedim; aşağı indikçe bi baktım herkes paylaşmış..

Videoda ne künye var ne bi şey.. Çekeni edeni yazmıyor bi yerde, Uluslararası Af Örgütü logolu işte.. Sekiz gizli kamera, petshop'un muhtelif yerlerine yerleştirilmiş.. Kaplumbağa bakmaya gelen insanlar oluyo; çalışan, anlatıyo hayvanı, ilgilenen tipler olunca da, gey bu kaplumbağa diyo.. Millet o dakkaya kadar çok sevimli bulduğu hayvanı bi anda dışlıyo, yeriyo.. Video da, "Son 5 Yılda Homofobi ve Transfobi Nedeniyle Yüzlerce Nefret Suçu İşlendi. En Az 41 Kişi Nefret Cinayeti Sonucu Hayatını Kaybetti." diye bitiyo.. Pii dedim, üst üste iki cümlede 'nefret' kelimesi geçti.. Hatta dur, "Sevgi kalpten gelir, nefret etmek ise tercihtir." de yazıyo..

Hayır, videoda nefret görmedik.. Sadece rahatsız olan tipler vardı.. O da niye rahatsız oldular, durduk yerde, çalışan sana diyo ki "Bu kaplumbağa gey!" Adamın biri hatta diyo yani, "Taşşak mı geçiyon!" diyo.. Sorun gey olması değil gibi zaten, herifin onu öyle söylemesi rahatsız ediyo milleti.. Şöyle, bi muhabbet edersin, lafı gelir, cinsiyeti sorulur, o zaman dersin bu gey; o zaman ne tepki verilecek bakarım.. Ama bu haliyle bi kere kendi kendini yakıyo proje.. Ama beni rahatsız eden yine bu değil, buna rağmen bu kadar çok beğenilip, paylaşılması..


Ayrıca bi dakka, şu da var, ben bunu gizli çekim olduğu için, belgesel kafasıyla izledim.. Hele ki bi de kurmacaysa ve o tipler oyuncuysa zaten komple yanlış metin yazılmış.. Hatta, eğer bu belgeselse, sen o insanları ne hakla kaydettin de rencide edecek şekilde bu videoyu hazırladın.. Neresinden tutsan boklu değnek..

Bi de gelen tepkiler üzerine şöyle bi açıklama gördüm ki facebook'larında, tam oldu:
"Gay Turtle videosunda gördüğünüz kişilerin hepsine muvafakatname imzalatılmıştır. Video içerisinde verilen tepkiler kişilerin kendilerine aittir, herhangi bir senaryo hazırlanmamıştır. Videoda gördüğünüz kişiler kayıt altında olduklarını bilmekte ancak kameraların çekim esnasında nerede olduğunu bilmemektedirler."

Şimdi petshop'a girecem, bana bi kağıt veriyolar, muvafakatname, acaba onda ne yazıyor da ben nefret suçuyla itham edileceğim videoda görünmeye razı oluyorum..

Uluslararası Af Örgütü'nün birkaç kayda değer çalışmasına denk gelmiştim, takdir etmiştim; ancak uğraştıkları diğer birçok saçma işe bir de bunu eklediler.. Dikkat ettiyseniz hayvan hakları ihlallerine hiç girmiyorum, film icabı deyip geçiyorum.. Filme puanım, on üzerinden iki; o da, o sekiz kameradan birinin konumunu çok sevdim, ona..

190416
Oku..

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku (2014)


Film güzel, baya tatlı, -teknik olarak- demezsin ki kadın yönetmen işi; gayet keskin ses ve görüntü kurgusuyla olabildiğince yumuşak bir hikaye işlenmiş.. Yani normalde kadın yönetmenler hissettirir 'kadın eli' değdiğini ama Çiğdem Vitrinel gayet temiz iş çıkarmış.. Sanıyorum ilk baskısını 1995'te Kıyı Yayınları'ndan yapan, aynı isimli elli küsur sayfa bir uzun öyküden yola çıkarak hazırlanmış senaryo.. Ceyda Asar ile beraber yazmış senaryoyu yönetmen.. Öykünün sahibi ise İlhami Algör.. Filmle beraber yazarın bu ve diğer kitaplarını basan İletişim Yayınları, geçtiğimiz seneye damgasını vurmuştu.. Kısıtlı bir hayran kitlesi olan yazarın da popülerliğini artırdı film ve tekrar basım..


Hemen şu olayı anlatmak isterim. Filmi çıkınca merak edip önce kitabı okudum, sonra filmi izledim. İkisini de beğendim. Zaman geçti, başka kitabını okumadım. Sonra birkaç kez karşılaştım İlhami Amca ile, dükkana gelip, gazete dergi ne alacağı varsa alıp gidiyordu. Pek oyalanmayı sevmiyordu ve nerdeyse mahalleli bir tipti. Çok muhabbet etmiyordu ama samimi hareketler ediyordu. Ben de bugün, geçen sene okuduğum bu kitabını, denk gelince imzalatırım düşüncesiyle aldım yanıma. Nitekim, çalışma saatleri içerisinde, gazetesini almak için -yine rutin telaşla- dükkana girdiğini görünce, "Hoş geldiniz, ben de sizi bekliyordum, belki kitabı imzalarsınız.." falan diye bi şeyler gevelerken tam hiç beklemediğim bir tepkiyle karşılaştım: "Kitap mı imzalarım, imzalayamam efendim. Daha bi insana nasılsın, iyi misin, demin bi şey mi yaşadın demeden.. İnsanı şeyleştirmeyin canım, kusura bakma imzalayamam.. Kusura bakma.." dedi; alacağını aldı, dedi, gitti..


Herhalde bi şey yaşadı, ne bileyim.. İmzalamadı kitabı da.. Ha ben de bi daha imzalatmak istemem zaten, imza kadar oldu bu anı; imza dediğin, 'karşılaştık, belli ki iki laf ettik ki imza aldık' manası taşıyan bir sembol değil mi.. Bu o oldu işte.. Ne diyecem, kıssadan hisse size, yarın bi gün siz bu duruma düşmeyin diye, bi laf edeceğiniz adamın ruhuna bi bakın diye.. Anacım her şey tecrübe bu devirde.. Bak mesela filmin yönetmeni Vitrinel, zamanında Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (2004) filminde Uluçay'ın asistanı kız, şimdi kendi filmini yapmış, güzel de yapmış.. Aslında bildiğin güzel de senaryo yazılmış.. Filme puanım 7 imiş mesela..

Elli sayfa öykü, baş kahramanımız yazar Arif'in, Müzeyyen'le ilişkisini ve sancılı hikaye yaratım sürecini anlatıyor.. Film ise, Arif'in Müzeyyen'le tanışmadan önceki halini, Müzeyyen'li halini ve Müzeyyen'den sonraki halini anlatıyor.. Ve tabii ki hikayesini yazabilmek, bulabilmek için yaşadığı, düşündüğü şeyleri.. (Hatta çok daha fazlasını, çünkü bu film; kitapta çok fazla olay anlatılmıyor his daha çok..) Filmin müzikleri güzeldi diye hatırlıyorum.. Harun Tekin, Ege Aydan ve Hare Sürel de kadrodaki diğer taşaklı isimler..

Öyküde, yazar İlhami Algör illa ki Arif'e kendinden bi şeyler katmıştır; filmde Arif'i oynayan Erdal Beşikçioğlu da illa ki İlhami Bey ile tanışmış, onu bi ince süzmüştür.. Amirimin iyi oyuncu olduğu da İlhami Algör'ü görünce daha güzel anlaşılacaktır.. Filmde, Müzeyyen'i, Sezin Akbaşoğulları çok da güzel oynamaktadır..

150416
Oku..

Midnight Cowboy (1969)


Çok bilmiş film kategorizeyşın ekibi tarafından, iki kısa sevişme sahnesi var diye 17+ etiket konulup pornografik sayılan film (çünkü o dönemde porno şeyi bugünkü gibi değilmiş hiç), baya güzel olduğu için Oscar Ödülleri'nde yedi dalda adaylık edinmiş; En İyi Film, Uyarlama Senaryo ve Yönetmen ödüllerini bi güzel almış. Porno film sayılıp da Oscar alan tek film olma özelliğini taşıyor. İlginç detay olduğu için merakla izledik, baya güzel bir iki kız olmakla birlikte hiç de otuz birlik bir durum göremedim.. Zaten film de iki sene sonra porno film kategorisinden çıkartılmış ama bi kere kıllanan halk, hep mesafeli kalmış filme, ya da mesafeli görünmüş; izlemiyo çünkü kimse porno..


Dustin Hoffman ve Jon Voight -ki ikisi birden Oscar adayı olmuş aynı kategoride- başrolü paylaşıyorlar.. Tıpkı Fareler ve İnsanlar'da olduğu gibi zıt karakterde iki tipin, durumlar neticesinde kovalent bağ ile bağlanmaları ilkesiyle; Teksas'tan New York'a jigolo olmaya gelen, köyden indim şehire Joe ve şehir hayatının pici olmuş ama şansı pek yaver gitmemiş yolsuz Ratso'nun hikayesi..

Joe, kovboy kıyafetiyle ve kaslı vücuduyla kadınların kendisini havada kapacağını düşünerek günler geçirir.. Bakar olacak gibi değil, Rizzo ile tanışır ve pezevengi gibi bi şeyi olur.. İlginç de bi dostluk kurarlar, işler pek de iyi değildir, ufak tefek hırsızlıkla geçinirler.. Sonra baya güzel ve yalnız bi kadın olan Shirley'yi ayartırlar ve Shirley çok memnun kalır ve arkadaşlarına bile tavsiye eder.. Ancak tam işler yoluna giriyorken Rizzo hastalanır ve hep çok istediği Florida seyahatine çıkma kararı verilir..


Koca filmde meme görünen tek sahne Joe ve Shirley'nin münasebeti sahnesidir, hiç pornografik durmayan sahnede Shirley rolüyle Brenda Vaccaro çok güzeldir.. Filmin yönetmeni 2003'te hayatını kaybeden İngiliz John Schlesinger, bu filmden sonra dost olduğu Dustin Hoffman'la kariyeri boyunca birkaç filmde daha çalışmıştır..

Toparlarsak, baya iyi film yani esasen, tamam biraz eski ama o dönemin de en iyi filmi işte.. Sekiz puan verdim on üzerinden, çılink çılink diyerek.. Ayrıca kovboylar gey olur geyiği de bu filmle çıkmış galiba..

140416
Oku..

Kuzu (2014)


Yazan yöneten Kutluğ Ataman; nerden baksan ilginç bi herif bu, çok uzak olmayan bi zamanda bütün filmlerini izleyip, Kutluğ Ataman Sineması üzerine konuşmak, yazmak isterim. Kuzu (2014) da Ataman'ın son filmi, Antalya ve Berlin'den ödüllerle dönen, başrolü Nesrin Cavadzade'nin oyunculuğuyla falan öne çıkan film. Aslında birkaç tane daha efsane başarılı oyuncu vardı filmde ama Azeri kökenli Cavadzade güzelliğinin avantajıyla çok konuşuldu.. Konuşulmuştu.. Ta ne zamandır izlemek istediğim ama bir türlü denk getiremediğim filmdi..

Bilen bilir, İstiklal Caddesi'nin Tünel ucunda, Şişhane metro girişinin yanında Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi var. Üç sene evveldi galiba, çok sık giderdim buraya, İlber Ortaylı'nın tarih konuşmaları, efendime söyliyim bilmemkimin söyleşileri; Nuri Bilge Ceylan'ın bütün filmlerini falan izledim hep burda.. Hala yapılıyor etkinlikler fakat eskisi kadar zaman ayıramıyorum.. Bu filmin afişini görünce, iş çıkışı damladım hemen.. Çok da makul bilet fiyatıyla girip vizyondan düşmüş filmleri falan izleyebiliyorsunuz.. Bi film geliyor, bi hafta oynuyor, tek salon, günde üç seans..


Televizyonda falan da gösterildi sanırım bu film, Vedat (Özdemiroğlu) Abi izlerken denk gelmiştim sonuna.. Tren garı sahnesi, uzun süren geniş plana kıl olup, "Çeksene yakın yakın, güzelim kız duruyor orda, mahrum etme seyirciyi güzellikten" demişti.. Hemen arkasından gelen mezbaha sahnesinde, yerde dans eder gibi kıvrılan hortum detayına hayran kalmıştık beraber, finali böyleydi filmin.. "Güzel film, denk getir, izle mutlaka bi ara" demişti film bitince.. Ahanda izledim..

Abla kardeş diyalogları, köylük yerde bile komşulara karşı havalı olma durumları, erkek halin kadın cisme karşı koyamama sorunsalı ve asıl adam gibi baba olamama, çocuklarına sevgisini gösterememe belki de hiç sevmeme salaklığı.. Erzincan'ın bi köyünde, bi çekirdek aile merkezli ama güzel yan tiplerle süslenmiş doğal ve acayip bir hikaye..

İsmail ve Medine'nin iki çocuğu var: Vicdan ve Mert. Mert sünnet olacak, annesi istiyor ki oğluna ufak da olsa bi düğün yapılsın, bi kuzu kesilsin, komşulara ziyafet olsun.. İsmail diyor ki, "Para mı var kadın sus hele".. Vicdan da birkaç yaş küçük kardeşine güya şaka ediyor, korkutmak için, "Babamın kuzu alacak parası yok, seni kesecek, seni kurban edecek" diye anlatıyor.. Hem annesi de "Tatlı kuzum" falan diye sevince Mert iyice kıllanıyor.. Küçük Mert'in kurban edilmekten korkup, kuzu bulmaya çalışması, çatlak ablasının sanatçı olmak istemesi, annesinin komşulara "Düğün yapcaz da düğün yapcaz" demesi, babasının kazandığı üç beş kuruşu karıya kıza yedirmesi.. Ve İlginç final..


Oyuncular: Nesrin Cavadzade, yeni keşif falan değil, Dilber'in Sekiz Günü (2008) onu zaten meşhur etti öncesinde; Cahit Gök, Sıla Lara Cantürk, Mert Taştan.. Bu çekirdek aile haricinde, Taner Birsel, Güven Kıraç ve Nursel Köse var..

Güzel film, ha öyle çok bi numarası yok, on üzerinden beş verdim filme ama izlenir yani.. Hatta özellikle imkanı olan direkt gitsin bu hafta Tarık Zafer'de izlesin bak.. Film youtube'da falan da var ama sinemada izleme fırsatı gelmiş bak ne zaman sonra, kaçırmayın.. Hele banyo sahnesinde Cavadzade'yi mutlaka görün.. Verdim odunu, sıkıysa izlemeyin şimdi..


130416
Oku..

Jane Got A Gun (2016)


Ya şimdi hatırlayamadım, google da çok yardımcı olmadı, bi alıntıyla girecektim sahibini öğrenip, "Madem bakmayacaktınız yüzünüze, neden böyle dip dibe evler yaptınız.." gibiydi.. Şiirdi galiba.. Ordan da, kovboy filmlerinde başına bi şey gelen adamın her zaman çekirdek ailesiyle ıssıza yerleştiğine bağlayacaktım. Hani hep olur ya öyle, bazen sazlıkların arasında bazen çorak arazide, en yakın ev bilmemkaç kilometre beride.. Sanki başına bi şey gelince yardım edecek kimse bulamasın diye özel yapılmıştır o ev.. Burdan da şiire dönüp cevap verecektim, bu yüzden o kadar yakın evler işte falan diye.. Neyse..

Senaryo ekibi: Brian Duffield, Joel Edgerton ve Anthony Tambakis.. Yönetmen, Warrior (2011) ile bilinen Gavin O'Connor.. Rol kesenler: Natalie Portman, Joel Edgerton, Noah Emmerich ve Ewan McGregor.. Natalie Portman ismini yapımcılar arasında da göreceksiniz; Edgerton'u senaryoda gördünüz demin.. McGregor da iki aşağıdaki görselde dikkatli bakınca görülüyor, film boyunca anlamadım ben onun o olduğunu..


Hikayeye gelince işler değişiyor: Senaryo Fakir Bayburt, yönetmen Metin Erksan, kadın Türkan Şoray, adamlar Erol Taş, Tarık Akan falan oluveriyor..

Jane, bi işler için evinden uzak kalan kocasını bekler.. Koca gelmez aylar, yıllar geçer.. Öldü sayarlar adamı, Jane'i dula çıkarırlar bebesiyle.. Kötü adamlar sahipsiz görünce Jane'i, kızını nehre atıp bunu orospu yaparlar.. Kötü adamların içinde bi iyi adam Jane'i kurtarır, kaçırır.. Zaman içinde evlenir onla, bi çocukları olur.. Amma kötü² adamlar bu çiftin peşine düşer.. Bu arada nasıl olursa olur, esas adam çıkagelir, önce bi tavırlıdır ama hikayeyi öğrenince hak verir ve yeni çifti hayatı pahasına korumak için kötü² adamlarla savaşa destek olur..


Peki bu Yeşilçam Dramı değil de nedir?! Teknik anlamda gayet idare eder olmakla beraber bi tane orijinal hareket yoktur.. Vasat bir yeni dönem kovboy filmidir.. Puanım dörttür on üzerinden..

110416
Oku..

The Royal Tenenbaums (2001)


Owen Wilson'ın kariyeri -bilen bilir- Wes Anderson'la beraber yazdığı Bottle Rocket [1994] kısa filmiyle başlar. Bundan sonra birkaç sefer daha olacağı gibi, birlikte yazmışlar, Owen oynamış, Wes çekmiş. Bi o kısanın uzununu, bi Rushmore (1998)'u, bir de işte bu The Royal Tenenbaums (2001)'u aynı sistemle hayata geçirmişlerdir. Sonrasında Owen, artık oyunculuğa ağırlık vermiş, senaryoları Wes kendi yazmaya başlamış.. Ama her filminde olmazsaolmazıgillerdendir Owen..

Zamanında en iyi senaryo dalında Oscar'a aday gösterilen film, kazanamamış ama olsunmuş.. Adaylığın esirgenmesinin yazık olduğu Yardımcı Kadın Oyuncu Gwyneth Paltrow ve Yönetmen Wes Anderson'ın yarışta olması güzel olurdu. Ama şu an yaptığım, şey edilmiş şeyin davası neticede.. Zaten bütün olayımız o değil mi, bi şeyler yaşasak da sonra dönüp dönüp onu konuşsak.. Muhabbeti iyi denen adamlara dikkat et, hep hafızası kuvvetli tipler, "Geçen şöyle oldu", "Orda şu dendi" diye diye takılıyolar.. Gwyneth Paltrow'un güzelliğine bakar mısın..


Royal Tenenbaum (Gene Hackman), -biri üvey- üç çocuklu (Ben Stiller, Gwyneth Paltrow, Luke Wilson) zengin bir ailenin babasıdır. Tenenbaumların her biri ayrı bi kafadadır. Daha küçük yaşta yeteneklerini ortaya koyan çocuklar, aynı küçük yaşlarında babalarının evden ayrılması travmasını da yaşamışlardır. Çapkın baba, anneyle (Anjelica Huston) konuşup anlaşmış ve boşanıp evi terk etmiş, bir otelde yaşamaya başlamıştır.. Yıllar geçer.. Royal'ın parası suyunu çeker, otelden kovulur, bir bahaneyle eve geri dönmek ister ama artık evde çok sevilen bi karakter değildir; ölmek üzere bir hasta olduğu yalanını uydurur.. Bu arada çocukları da büyümüş, karakterleri keskinleşmiş, aşık olmuş, çocuk yapmış, dert sahibi olmuşlardır.. (Aileden olmayan ama yakın ilişkideki tiplerle kadroda olanlar: Owen Wilson ve Bill Murray)

Karakterlerin, ayrı ayrı, depderin dünyaları olması hikayenin en vurucu noktası oluyor, senaristler Anderson ile Wilson, karakterlerini o kadar güzel kurmuş ki, hepsi ayrı film olur.. Öte yandan, bu bir aile, ne kadar ayrı olabilir dünyaları.. Bi kere, ortaya çıkan karakterler çok eğlenceli, diyaloglar falan; oyunculuklar almış yürümüş, bütün bunlar bir de teknik başarıyla birleşince baya seksi .. tam seksi değil buraya gelmesi gereken kelime, bulamıyorum şimdi; yani yenecek bir şey olsa bu görüntüler, hani ısırarak yemezsin anladın mı, çiğnemezsin, yalaya yalaya böyle, ağzında kaybolmasını beklersin.. Gerçi bu his sadece The Royal Tenenbaums (2001) için değil, nerdeyse bütün Wes Anderson filmleri için geçerli..


Baya önce izlemiştim aslında filmi.. (Üç dört sene önce falan.. Bizim Woody'yle yazıştığım zamanlardı, Woody'nin avukatı da Mr. Tenenbaum idi, unutulacak şey değil..) Geçen hafta arkadaşlarla oturuyorduk, "Ne izleyelim?" dendi, biri "Royal Tenenbaums izleyelim" dedi çat diye, hemen de onaylandı, hiç bu kadar hızlı karar görmemiştim, "İzledim ama izlerim bi daha" dedim.. Nitekim izledik de, iyi ki de izledik, bak bu yazı oldu devamında.. Sekizdir filme puanım..

060416
Oku..